anı gezi

Likya Yolu'nda Üç Avare

WhatsApp Image 2018-09-26 at 07.18.32
Written by Şener Aksu

niyet

 

Çok yakın arkadaşım Birol yazın bana telefon etti. “Likya Yolu’nu yürüyelim mi üstat?”  dedi. Birol, yani ruhunu bildiğim Birol, yani sağ yanından sol yanına dönene kadar öğlen olan Birol bana Likya Yolu’nu yürümeyi teklif etti. Olacak şey değil! İnanamadım elbette ama Likya Yolu’nu yürümeyi de koymuştum kafama emekli olmadan daha… Kimle yürüsem diye de düşünüp dururdum ara sıra. Bu telefon kanıma girdi valla… “Olur mu bu iş?” diye sorgulamaya başladım. Bir avare diğer avareye nasıl güvenebilir ki? Üstelik artık Birol evliydi… Evlenince işler değişti tabii, bir de izin alması gerekirdi. On günlük bir gezi için  Schengen vizesi gibi bir vize  gerekirdi. Özgür iradesiyle iradesini eşine bağışlamış biri bunu başarır mıydı emin olamıyordum. O benim geleceğimden emin miydi, onu da bilmiyordum. Ama içimde bir heyecan başlamıştı bir kere…

 

Her ihtimale karşı çocukluk arkadaşım Bahri’yi aradım. O da emekliydi, Birol gelmezse o gelebilirdi. Onun da ruhunda avarelik vardı, denizlerde geçirmişti ömrünü. Sağlam kaptandı. Aradığımda hemen kabul etti; yalnız çadırı yokmuş, olsun… Benim çadırımda kalabilirdik ikimiz. Gençliğimizde çok kalmıştık aynı odada… Bizimki sağlam dostluktu. Birol’a da haber verdim, o da sevindi.  Üç avare, Eylül’ün sıcağında Fethiye’den Patara’ya kadar Likya Yolu’na düşecekti… Pek aklıma yatmıyordu bu ama cesarete getirir diye “üç silahşor”e benzetmek istedim kendimizi, sonra vazgeçtim. Ortada ne silah vardı ne düşman… Hem aramızda tartışma çıkacaktı, yok ben Aramis olurum, ben Athos olurum falan… Durduk yere gerilim çıkarmanın anlamı yoktu.  “Üç avare” daha yakışıyordu bize…

 

İnternetten Likya Yolu’nu araştırdığımda bu yolun bir İngiliz kadın tarafından ortaya çıkarıldığını öğrendim. Bu hoş olmadı, çünkü bu işin içinde bir İngiliz oyunu olabilirdi. Kuşkulanmadım değil ama yüreğimi serin tuttum, ne olabilirdi ki?  Kime Likya Yolu’nu yürüyeceğiz desem, bana bu yürüyüş için yazılmış bir kitaptan söz ediyordu. Kitapla yol yürünür mü? Yürürsün kitap olur arkadaş…  Hele bir yazarla arkadaşının Apalaş yolunu yürüdükleri filmi izledikten sonra daha da cesaretlendim. O yaşlarda aylarca yürünüyorsa bizim için bir hafta su gibi akar gider dedim kendi kendime… Başkasına pek söylemedim ama; çünkü söz yapışır kalır dudağına insanın, sonra tükürsen tükürülmez, yutsan yutulmaz…

 

Yola Fethiye’den başlayacağımız için orada buluşacaktık. Birol ki ben ona “Pirol” derim; benden küçüktür, üniversitede aynı bölümde hocalık yaptık, ben emekli olduğumdan beri de görüştüğüm üç beş iş arkadaşımdan biridir. Evlendikten sonra Ankara’da yaşamaya başladı. Ankara’dan motoruyla yola çıkacaktı. Ben Kocaeli’nden otobüsle Fethiye’ye ulaşacaktım. Kaptan zaten Bodrum’da yaşıyordu, oradan ha dese Fethiye’ye varacaktı. Dolayısıyla ilk gelen o oldu. İki kaptan bir süre bizi beklediler, sonunda biz de vardık. Üç avare bir kaptan oturup çaylandık… Çayı burada özellikle belirtmek istiyorum, çünkü benim için çay, gecede ay kadar değerlidir ve bunu herkes bilir. Yoldayken aklıma geldi; küçük bir çaydanlık alsak oralarda çay yapabilirdik. Kaptana haber edince o da bir demlik almış ama demlik o kadar büyük ki taşısan taşınmaz, çantaya da sığmaz…

 

Uğur Kaptan’ın evinde yolculuk planımızı çıkardık, çantalarımızı hazırladık.  Sağ olsun, enerji verecek küçük şeyler almış kaptan…  Bir de tabii yorgunluk giderici bir hediyesi vardı, ağır da değildi, koydum çantama… Sabahleyin Likya Yolu başlangıcına bizi bırakıp işine dönecekti kaptan. Kaptan’la biz daha önce Likya Yolu hariç bu bölgede birçok yerde yürümüştük, hatta Kaya Köy’den Ölü Deniz’e uzanan parkuru birkaç kez yürümüştük. Bu bölge tanıdıktı. Yürüyüşe başlayacağımız yeri de şöyle böyle tahmin ediyorduk. Yanılmıyorsam ben tabelasını da görmüştüm. Bu nedenle rahattım. Yolun başlangıcını bulan sonunu getirirdi elbette…

 

Ne var ki insan belleği yanılgılarla dolu… Kaptan bizi Ölü Deniz’e inen yolda bir yere getirdi, “Bu yol, o yol.” dedi ama ben tabela görmeyince kuşkulandım. Aşağı indik sorduk, yukarıdaki esnaflara sorduk, doğru dürüst bir tarif alamadık. Ben Likya Yolu tabelasını oralarda bir yerde görmüştüm ama ne tabela görünüyordu ne de yol…  Neyse ki sonunda çantalı birinin yürüdüğünü görünce oraya saptık. Tam da Uğur Kaptan’ın ilk getirdiği yerdi başlangıç noktası. Oraya büyükçe bir minibüs yanaşmış ve tabelayı kapamış… Neyse ki tabela vardı, yoksa kendimle kavgayla başlayacaktım yola.  Biz üç avare ve Uğur Kaptan, ne kadar çok üç silahşor ve Dartagnan’a benziyorduk… Ama bir kere karar vermiştim, aklıma getirmeyecektim onları…  Dörtlü selfimizi yaptıktan sonra Kaptan ayrıldı, böylece ben de avare olmaya döndüm yeniden.

 

Çantalarımızı yüklendik, birbirimize baktık…  Hepimizin kaşları yukarıda, şaşkındık. Nasıl yürüyecektik bu yükle onca yolu… Ama birbirimize çaktırmadık, asfalt yolla yürümeye başladık. Bir ara Rus bir çiftle karşılaştık, onlar bahçelere yöneldiler yolu kaybedip, neyse ki İngilizce biliyorlardı da Kaptan hemen imdatlarına yetişip geri çağırdı. Onlar bize biraz kaygılı bakıyorlardı. Ben saç sakal birbirine karışmış alaca bir adam… Pirol’un yanakları sakallarından anca görünüyordu. İçimizde beyaz saçlarını arkadan bağlayan Kaptan biraz güven veriyordu yoksa bizi hayduta benzetmeleri çok kolaydı. Oysa ben kendimizi avarelere benzetiyordum, gizli gizli de üç silahşore…

 

Sonunda meşhur Likya Yolu takını bulduk, hemen yanında taksiciler vardı, oturmuş sohbet ediyorlardı. Uğur Kaptan’ı o kadar uğraştıracağımıza taksiye atlasaydık keşke… Neyse ki takın sevincinden olup bitenleri hemen unutuverdik. Artık Likya Yolu’na adım atabilirdik…  Üçümüz de birbirimize baktık, aklımdan kılıçlarımızı çıkarıp, “Hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için!” diye bağırsak ne güzel olurdu diye geçti ama susmayı başardım yine oh…  Ne de olsa, “Susmak mutsuzların son zevkidir.”


kısmet mi kisbet mi

 

Kısmet niyete tabidir. Biz de niyetimize uygun bir kısmet bekliyorduk, en azından ben… Sırtımızda yirmi kiloya yakın çantalarla Babadağ’ının yamacında taş yola dayanınca, kısmet konusunu daha çok düşünmeye başladık. “Bu yol biter mi?” sorusu başımızda uçuşan paraşütçülerden daha çok zihnimizi kurcalıyordu. Hele bu sıcakta… Sıcakta diyorum çünkü Kaptan, “Daha hava dönmedi, sıcak olur. Sonra yürüsek daha iyi olur.” deyip duruyordu daha planın başından beri. Ama Pirol emekli değildi ve dersler başlayacaktı yakında. Hem eşinden hem işinden izin almak kolay değildi…  Paraşütçüler bir bir dolanıp iniyorlardı Ölü Deniz’e… İçlerinden biri bize çok yaklaştı, içim havalandı… “Haydi gel, yer değiştirelim.” dedim ama o “merhaba” dediğimi sandı; selam verip bir daire çizdikten sonra gözden kayboldu.  Patikada değil, havada da olabilirdik aslında ama sırtımızda çanta, dize kuvvet yürümeyi seçmiştik… Ne büyük hata!

 

En ağır çanta Pirol’un çantasıydı. Çevreden ne duymuşsa onları çantasına doldurmuştu. Mesela bir dürbün koymuştu, dürbünle nereye bakacaksak? Kocaman terlikler vardı ve batonlar… Onca zaman dağlarda yürüdüm, batonla hiç işim olmadı. Yollarda batonla yürüyenleri görürdüm hep, bana komik gelirdi. Daha doğrusu, küçük burjuva özentisi olarak gördüm batonu… Şimdi Pirol da batonları asmıştı çantasına. Bir de çadır lambası almış, oy anam… Oysa başa takılan feneri de vardı, el feneri de… Vesselam çantasındaki yüklerin sorumlusu kendisiydi, çekecekti. Diğer yandan çantaların iskeleti de ağırdı. En hafif çanta benimkiydi, metal bir iskeleti yoktu, eşyalarımı da alıyordu. Bir arkadaşım Çin’den getirtmişti.

 

Yola çıkarken 1,5 litrelik suları da yanımıza alınca yükümüz bizi geri geri çekiyordu. Ama niyetimiz aşmaktı patikaları ve Kabak Koyu’na varmaktı. Çok yol alamıyorduk; yürüdükçe yavaşladık, yavaşladık ve sonunda dinlenme karar verdik. Verdik demeyelim çünkü bir seçim gibi algılanır, dizlerimiz taşıyamaz olunca uygun bir gölgeliğe çöküverdik… Sanki bir sarnıç vardı, içinde su var mı diye Pirol ve Kaptan baktılar ama benim hiç gücüm kalmamıştı. Verdim bir kayaya sırtımı, uzandım… Çok geçmeden Pirol da yakınıma geldi ve ayakları yukarıda olacak biçimde patikaya uzandı. Ona göre ayakları yukarıda dinlendirmek gerekirmiş, üstelik çantasını da sırtından çıkarmıyor, onu dayanak yapıyordu. Önce bunun nedenini anlamamıştım, ama sonra anladım ki çantasını tekrar sırtına almakta öyle zorlanıyor ki onunla bütünleşerek gezmeyi yeğliyordu. Kendi bileceği iş, o kadar eşyanın ne gereği vardı…

 

Sularımızı içtik, Kaptan dişleri yüzünden enerji veren barlardan yiyemiyordu. Oysa Pirol da, ben de hem fındık fıstık hem bar hem su götürüyorduk. Bu durum hoş değildi ama ne yapalım, “Koyuna kuyruğu ağır gelmez.” derler… O da dişsizliğe dayanacaktı. Öte yandan Kaptan haklı çıkmıştı, fena sıcaktı ve sıcak bizi daha çok etkiliyordu. Ben tansiyon hastasıyım, bunu hesaba katarak yürümem gerekir ve de yaşlıyız… En azından Pirol bize öyle diyor. Neyse ki karşıda masmavi bir deniz vardı, Ölü Deniz de görülüyordu, Gemiler Koyu da… Kaptan orayı yıllarca teknelerle ziyaret etmişti, oralardaki anılarını anlattı biraz, içimiz serinledi.

 

Kaptan’a göre kararları oy çokluğuyla almalıydık, ne de olsa demokrasi vardı. Bu yüzden dinlenme ve yürüme kararlarını oylamaya sunuyorduk. Ben bu demokrasiden oldum olası şüphelenirim zaten, iki kişi kararı onayladığında diğerinin vay haline… Yürüyelim dendiğinde istersen tüken, yürüyeceksin; kalkalım dendiğinde öyle, oturalım dendiğinde öyle… Demokrasinin bir azınlık zulmü olduğunu bu yolculukta daha iyi anladım. Gerçi hep aynı kişi azınlık olmuyordu ve böylece demokrasinin zehrini üçümüz de yaşıyorduk. Bu yanıyla çekilir bir dertti ama yine de Aristo’yu anmadan geçemedim. Diğer yandan “Bugün kaybedilen, gelecekte de kaybedilmiştir.” demiyor muydu kitap… Anam nereden döndük üç silahşora yine Aristo’yu hatırlamışken, anlamadım…

 

Belki de “Düşünen insanı bütünüyle kavrayan bir fikir kadar zamanın geçmesini sağlayan ve yolculuğu kısaltan” başka bir şey olmamasındandır. Düşüncelere dalınca anlamadan virajları dönmeye, giderek yamaçta yükselmeye başladık. O sıra bize Valeri adında bir Rus yetişti. Adam tığ gibi, sırtında da küçük bir çanta… O patikalardan nasıl geldi, sonra da bizi nasıl geçip gitti anlamadım. İngilizcesi de yoktu, Türkçesi de… Üstelik konuşmaya da istekli değildi.  Adamın arkasından bakakaldım… Hayran mı kaldım, nefret mi ettim şimdi söylemeyeyim; dönüp Kaptan’a, “Adam sporcu olmalı.” dedim. O da “Kesinlikle, yoksa nasıl böyle gider ki!” dedi. Ne de olsa “Mertlik, düşmanda bile saygıyla karşılanır.” Biz de öyle karşılamalıydık…  Adama “sporcu” diyerek ruhumuzu rahatlattık.

 

İyi ki manzara harika, ara sıra nefesim tıkandığında Kaptan’a, “Şu manzaraya bak” yahut “Hiç bu koya yanıştın mı?” gibi sorular soruyor, durup bu konuyu tartışıyorduk. Böylece bir süre dinlenme olanağı buluyorduk. Pirol’un bundan hoşlanmadığı ortadaydı, o sürekli yürümek istiyordu. Üstelik kestirmeleri de sevmiyordu, İngiliz kadın nereye işaret koymuşsa oradan gidelim diyordu. Oysa işaretlenmiş patika gereksiz zordu, sonra yine düz yolla birleşiyordu. Ama Pirol’a göre kırmızı beyaz çizgileri takip etmezsek bu yolu yürümüş sayılmazdık. “Ah ulan Pirol…” diye haykırdığım zamanlar gittikçe sıklaşıyordu. Bu maceradan ‘yürüyüşçü’ olarak çıksak ne olacaktı! Ne koruyacağımız bir kral var ne de… Sanırım sıcaktan ne dediğimi bilmiyorum, biz sadece üç yürüyüşçüyüz nihayetinde, bu “üç silahşor” çağrışımı başımın belası oldu valla…

 

Bu zihin karmaşıklığıyla uğraşırken yukarıdan üç kadının geldiğini gördüm… Oy anam, yine üç! Bizim gibi üç kişi… En önde ben yürüyordum. Yokuşta dağ yürüyüşlerinden kalma bir alışkanlıkla hızla yürüyebildiğimden bunda şaşırılacak bir şey yok. Kadınlar beni görünce durdu ama merhabadan pek anlamadıkları belliydi… Neyse ki Kaptan yetişti ve İngilizce konuşmaya başladılar. Nereden geldiklerini, patikanın zorluğunu, patikada su olup olmadığını sordu. Kaptan’ın İngilizcesi iyiydi, yıllarca İngilizlere mavi tur yaptırmıştı. Üstelik beyaz saçlarını arkadan bağlamıştı, Pirol ve benim gibi saç sakal birbirine karışmış değildi, bakımlıydı. Konuşurken daha çok Kaptan’a bakıp konuşuyorlardı. Pirol’un da İngilizcesi vardı ve söze girdi. Ne var ki kadınlar sözü yarım bırakıp yanımızdan ayrıldılar. Demek ki Kaptan saçlarını boşuna uzatıp arkadan bağlamamış; sadece kıyılarda değil, dağlarda da faydası var…  Nihayetinde “Kibar ve anlayışlı olmak korkak olmak anlamına gelmiyor ki…”

 

Daha yol vardı ve güneş tepeden gülüyordu bize… Bir gölge bulup denize döndük yüzümüzü biz de. Deniz mavi, gök mavi… Ufuk belli belirsiz, tıpkı zihnim gibi… Bu yolda ne işim var benim, bu sıcakta, bu uzakta… Uzağız da epeyce kentlerden, telefon da çekmiyor üstelik. Ya bir şey olsa… Kendine sahip çıkmalı insan, yıpratmamalı durduk yere… Peki, ben niye yıpratıyorum, niye inatlaşıyorum ki?  Bir eksiğim olmalı tamamlayacak, bir sorunum olmalı çözülecek… Yoksa Kaptan’ın dediği gibi sırtına alıp eşek yükünü, neyi taşıyorum ki? Daha nice sorular dolanıp durdu zihnimde, düşünürken hızımı alamamışım ve oldukça ilerlemişim. Dönüp baktım geriye, Kaptan ve Pirol görünmüyor… Ben de oturdum bir taşın üstüne, seyreyledim körfezi… Yoksa kendimi mi seyrettim baktığım her yerde… Zihnimde dizeler uçuşmaya başlamıştı ki Kaptan’ın sesi duyuldu. İçimdeki şiir o anda uyudu, garip!

 

Yokuşu çıkmıştık, önümüzde daha düz bir patika vardı. Uzaktan keçi sesleri geliyordu ama sıcak, her yer sıcaktı. Kaptan yorgundu, Pirol yorgundu, ben zaten yorgundum… Biraz oturup sohbete başladık, bir şeyler atıştırıyorduk bir yandan da. Ben diyeyim saat on bir, siz deyin on iki… Duralım mı, yürüyelim mi diye tartışmaya başladık. Dinlenip dinlenip yürümekti en iyisi… Kaptan öğlen dinlenip akşam yürüyelim yahut sabah erkenden yürüyüşe geçelim diye bir öneri getirdi. Benim aklıma yattı ama şu an burada durmanın anlamı neydi? Toparlanıp yürüdük, bir an iki kişinin sarnıcın başında durduğunu gördük. “Su var mı?” diye bağırdığımı hatırlıyorum… Oraya uçtuk mu, koştuk mu bilemedim, sarnıcın tepesinde bir çift sarnıçtan çıkardıkları kovadaki suyu başlarından aşağı döküyordu. Onları görmek bile içimi serinletmişti, ben de yaptım… Diğer avareler de… O an bizden üç silahşor olamayacağını anladım… Daha kendimizi savunamıyorduk, hangi erdemi savunacaktık?

 

Serinleyince yola koyulduk. Keçiler bize garip garip bakıyordu. Ne köpek vardı yanlarında ne çoban…  Bu keçiler ne arıyordu burada? Bakışlarını da hiç sevmedim, sanki içten içe gülüyorlardı… Kurban bayramında da ben bakarım size böyle diye geçirdim içimden… Öfkelendiğimden hızla ayrıldım oradan, zaten Kaptan ve Pirol oldukça ilerlemişti… İleride taş yapılar görünüyordu, bir köye mi gelmiştik? Ne var ki binalar köy binası değildi, bildiğin yazlık için yapılmış, kent kaçkını mimarileri vardı. Çoğu bitirilmemişti ve onların içinde de keçiler gölgeleniyordu. Hatta bazıları pencere boşluklarına yatmış, geviş getiriyorlardı. Keçileri kaçırmamak elde değildi ama kendimi tuttum… Pirol bir ağacın gölgesine oturmuştu, yanlarına gelip ben de sırtımı verdim ağaca, rahatladım. Artık pek konuşmaz olmuştuk dinlenmelerde… Herkes sessiz sessiz etrafa bakıyor, terlerini siliyor, su yudumluyordu. Biri kalkınca diğerleri de onu takip ediyordu, bitkinlik dilimizi kilitlemişti.

 

Sanki gök uğulduyordu, ya da büyük bir şelale vardı… Başıma sardığım boyunluğumu çıkardım, iyice dinledim… Sanki her yer arı kaynıyordu. Bu arılar ne buluyorlardı ki buralarda… Makilerin çiçekleri yoktu, otlar kurumuştu… Sonra çamları gördüm, sonra kovanları… Hazır durmuşken Babadağı’na baktım… Arkadan hiç görmemiştim heybetini, öyle keskin bir yamacı vardı ki heyecanlandım… Bu dağlarda bir şey var, beni yürekten sarsıyorlar… Yaylada doğduğumdan mı nedir nefesim kesiliyor onları görünce… Kaptan pek ilgilenmedi dolayısıyla, o deniz sevdalısı; Pirol’un susuzluktan gözü bir şey görmüyordu. Yürüdük, yürüdük, yürüdük… Evler vardı sağda solda, aralarından geçip bir pınarın başına geldik. Gözlerime inanamadım… Pınarın orası arı kovanıydı! Arılar susuzluktan ne yapacaklarını şaşırmış, suya saldırıyorlardı. Bakın şu işe ki Valeri pınarın yanına oturmuş, dinleniyordu… Selamlaştık, sonra şişelerimizi korka korka pınardan doldurduk. Su buz gibiydi ama bir kabaydı… Yine de kana kana içtik, başımızdan döktük, şapkalarımızı ıslattık. Biraz Valeri’ye laf attıktan sonra yola düştük…

 

Yol asfalta çıktığından yorulmadan, güle oynaya devam ettik. Valeri ortalarda görünmüyordu, bu beni sevindirdi valla…  Yolun altında kavaklar vardı, öyle güzel görünüyorlardı ki… Çalı ve çam dışında bir şey görmüş olmanın sevinciyle haykırıp durduk.  Yolun bir dönemecini yürüyorduk, yol kenarında ormanın içinde bir çanta ve üstüne bırakılmış bir çadır duruyordu. Bu durumu garipsedim, kim bırakmış olabilirdi ki… Çantaya yakın bir yerde yorgunluğumuzu çıkarmak için asfalta uzandık. Hiç düz yer bulamadığımızdan asfalt yatak gibi geldi valla… Çok geçmeden ormandan sesler geldi. Bir çift ormandan yola indi, meğer sopa kesmek için ormana çıkmışlar. Ancak çanta Pazar çantası, çadır da bildiğin kocaman bir çadır… Delikanlı her ikisini zor bela yüklenip yola devam etti. Tam onları izlerken arkadan yine Valeri çıkageldi… Selamlayıp o hızla hem bizi hem o çifti geçti. Üçümüz birden Valeri’ye yetişmek için çantaları sırtladığımız gibi yola düştük ama nafile… Adam uçmuş olmalıydı, bir iki dönemeç sonra ne onu ne de genç çifti gördük. Sonunda kendi ritmimizle yürümeye karar verdik, nasılsa herkes kendi yolunu yürüyor dedik…

 

İyi de etmişiz, zaten bir süre sonra çay verip kete yapan bir yer gördük. Çölde vaha gibiydi; çay vardı, çay… Çay varsa sorun yoktur… Hemen daldık içeriye. Adam yemek de verebileceğini söyleyince doymamış yağlarımız eridi valla… Yemeği yedik, çayları içtik… Soda ve ayran da içtik ki bunlara sıcakta bayılırım ben. Adam gelip bizimle konuşmaya başladı; bu işletmeyi nasıl açtığını, zorluğunu falan… Hatta motorla kaza yapmış, onu gösterdi bize… Vesselam güzel bir yerdi ama adı neydi unuttum. Yemek yapan kadınların çocukları çok gürültü yapıyorlardı, biz de erken ayrıldık oradan. Yol bir süre asfalt olarak devam etti ama sonra bir sokağa döndük. Üzümler vardı, incirler vardı ve Kaptan çocukluğundan beri bunlara dayanamazdı… Yine birini aldı, yakındaki bir pınarda yıkadık ve yemeye başladık.  Sokağın kenarında yaşlı bir kadın vardı, bize öyle ters baktı ki elimdeki üzümü saklamak zorunda kaldım…

 

Pirol sık sık geride kalıp video çekiyordu. Onu beklerken Kaptan’la Kabak Koyu’na varıp varamayacağımızı tartışmaya başladık. Çay içtiğimiz yerdeki adam, bu sokağın bir patikaya döneceği, sonra bir köyde asfalta kavuşacağını söylemişti. Oradan Kabak Koyu’na dolmuş oluyormuş. Bu yorgunlukla oradan Kabak Koyu’na yürümenin doğru olmayacağını tartıştık, sonunda Pirol’u ikna etmeye karar verdik. Pirol da gelince patikayla aşağıya doğru inmeye başladık. Artık tırmanmıyorduk ama bu beni daha çok zorladı. Halı sahada dizimin arkasındaki lif kopmuştu ve aşağı inerken tekrar orası acımaya başladı… Yokuşta hiç zorlanmamıştım ama aşağıya neredeyse tek ayak iniyordum. Pirol’un dalga geçtiğim batonlarından birini almak zorunda kaldım… Onurumu falan düşünecek durumda değildim, daha birinci gün ayağım topallamaya başlamıştı… Umuyordum ki düz yolda yahut tırmanırken olmayacaktı. Ama bunu bilmiyordum…

 

Sonunda arılardan uzakta dinlenecek bir gölgelik bulduk. Ayakkabılarımı çıkardım, çoraplarımı çıkardım. Sağ ayağımın parmakları yara olmaya başlamıştı… Tek ayakla hem kendimi hem de çantamı taşıyordum… “Ah ulan Pirol!” dedim, “Nereden uyduk aklına da geldik!”  Bunu yüksek sesle söylemiştim ama Pirol çok olgun adamdır… Espriden de anlar, halden de… O da tekrarladı, “Ah ulan Pirol!” diye… Güldük, gülüştük, düştük yola… Sonunda köy göründü. Patikanın köye kavuştuğu yerde su akıyordu. Oy ne güzel oldu, ayaklarımızı çıkarıp suya soktuk soğuk soğuk… Mis gibi… Uzanıp dinlendik. Sarmaşıklarla güzel bir bina duruyordu arkamda, manzara güzeldi, daha dinlenebilirdim ama Kabak Koyu’na giden dolmuşa da yetişmemiz gerekirdi. Kalkıp sırtlandık çantaları, tam binanın önüne geldik ki bir köpek çepere dayanıp havlamasın mı? Korkacak halimiz bile yoktu, öylece bakıp geçtik köpeğe… Sonunda asfalta indik. Orada bir pansiyon vardı, bizden önceki çift de orada yemek yiyordu. Biz de oturup bir şeyler içtik. Fethiye’den gelen yol karşı yamaçta görünüyordu; oradan gelecek dolmuşu fark ettik. Hemen hazırlanıp atladık dolmuşa…

 

Kaptan’la ben sırtımız sürücüye gelecek gibi oturmuştuk, tam karşımızda bir kadınvardı, yanına da Pirol oturdu… Kabak Koyu’na gidenler orada kamp kuran gençlerden oluşuyordu… Kamp kurulup kurulmayacağını tartışırken kadın kendisinin bir pansiyonu olduğunu, Kabak Koyu’nda ateş bile yakanlar olduğunu, ormanın içinde kamp yapıldığını anlattı. Hatta istersek onun pansiyonunda da kalabileceğimizi, olmazsa yemek yiyebileceğimizi söyledi. Açık fikirli bir kadındı, pansiyona köpeğinin adını vermiş, onu anlattı. Biz de Kabak Koyu’nda kamp yapmanın yolunu arıyorduk, onun görüşleri içimizi ferahlattı… Duyduğumuza göre kumsalda çadır kurdurmuyorlarmış, garip iş… Kumsallar kimin ki?

 

Kabak Koyu’na gelmeden dolmuş durdu. İnip Kabak Koyu’na gidecek bir başka dolmuşa bindik. Aramızda dolmuşa bindiğimizi arkadaşlarımıza söylememek üzere sözleşiyorduk… Orada bir delikanlı aslında yirmi yirmi beş liraya kumsalında kamp yaptıran bir pansiyondan söz etti. Çok paramız yoktu, her yerde para harcayarak bu yürüyüşü tamamlayamazdık… Biz parasız çadır kurmaya sözleşmiştik baştan… Ama görünüşe göre bu böyle olmayacaktı. Dolmuş kişi başı altı lira isteyince Kaptan söylendi, bir kilometrelik yol nasıl altı lira olur diye… Gerçekten garipti, oraya kadar üç lira verip gelmiştik altı kilometreyi. “Ah, para için ruhunuzu şeytana satıyorsunuz.” demek geçti içimden. İyi ki sustum. Adam haklıymış, öyle kötü bir yol iniyordu ki koya, neredeyse bir karış toz vardı ve lastikler taştan taşa iniyordu. Bir dönemeçten dönmüştük ki küçük bir motorla delikanlı, arkasına da bir kızı bindirmiş çıkıyordu yukarıya. Hayretle baktık dolmuşun penceresinden… Delikanlıyı kutladık… O sırada motor kullanmanın zorluğundan söz ettiler, ben de “Aramızda motorcular var” diye mırıldandım. Sürücünün yanında oturan genç bir kız heyecanla “Kim?” diye sordu… Yanımda oturan Pirol yaptığı kaza dahil her şeyi anlattı, o da anlattı… Söylediklerini dinlemedim bile doğrusu… Ama sonunda kızın oradaki pansiyonlarda çalıştığını öğrendik ve bize yardım etti. Kimsenin bilmediği bir yer önerdi, orada rahatça kamp kurabilirmişiz…

 

Dolmuştan inince kızın tarif ettiği patikadan yukarıya çıktık, orada bir düzlük vardı ve bir iki de çadır… Ben daha yukarı çıkmayı önerdim, sonunda güzel bir yer bulup çadırlarımızı kurduk… Aşağı inip denize girmeyi önerdi Pirol ama öyle yorgunduk ki… Üstelik aşağıya doğru dizim çok ağrıyordu… Vazgeçtim… Kaptan da çok yorgundu… Aşağıya inip su almak, böylece sabah erken yola çıkma konusunda karar verdik. Ne var ki kimse aşağı inecek gücü kendinde bulamadı… Sahil harika görünüyordu ve dalgaların sesi bizi uykuya çağırıyordu… Hava kararmaya başladı, yemeğimizi yiyip çadırlara çekildik. Çok geçmeden başkaları da çadır yeri aramak için oralara geldi. Biraz huylandık ama uyku göz kapaklarımızı aşağı çekerken uzun süre tasalanmak olanaksızdı. Sıcakta nasıl uyuyacaksak… Çadırlarımızın dış kılıflarını çıkardık, biraz serinledi… Telefonumun şarjı azalmıştı, kapatıp yattım… Kaptan’la biz aynı çadırda kalıyorduk, çok geçmeden Kaptan’ın telefonu çaldı. Arayan kızımdı, çok korktum… Kaptan telefonu bana verdi; eşimle kızım kaza yapmıştı…

 

talih kuş olsa

 

Onca zaman telefonumu kapatmayan ben, bu dağlara şarj dayanmaz diye bir yanılgıyla basmıştım tuşuna… Keşke ilk aradığında beni bulsaydı kızım diye düştüm pişmanlığa… Kazaya sevinilmez ama kazada eşime de kızıma da bir şey olmamıştı… Sonradan öğrendiğime göre ilk yağmur yağdığı için yol kayganlaşmış ve araba kayıp kanala sürüklenmişti… Yaşadıklarını bir kenara bırakırsak bir şey olmamış olmasına sevindim gece boyunca… Zaten dalga sesinden uykuya dalmakta güçlük çekiyordum, ne bitmek bilmez bir dalgaymış… Oysa ormanda yaprak bile kıpırdamıyordu, havada en küçük bir esinti yoktu, bu deniz niye kudurmuştu? Kaptan’a göre dalganın nedeni uzaklardaymış, sabaha kesilirmiş… Kafamdaki sorular da dalgalanıp duruyordu, sabaha diner miydi bilmiyorum… Ne yapmalıydım? Dönmeli miydim sabah erkenden İzmit’e? “Bir an için paniğe kapılan, kaderin o an için sunduğu fırsatları tepebilir” elbette… Peki ama burada fırsat neydi? Uzun zamandır çıkmak istediğim bu yolculuğa devam etmek miydi? Yoksa dönüp eşimle kızıma destek vermek miydi? Arabanın kaskosu vardı ve çekici alıp servise götürmüştü… Kızımla ve eşimle telefonla görüşmüştüm, sabah yine görüşebilirdim. Kararı sabah vermenin uygun olduğu ortadaydı… Gecenin yarısı Fethiye’ye dönmek olanaksızdı. Bu gelgit arasında uyudum mu, uyuyamadım mı bilmiyorum… Ama gözlerimi açtığımda Kaptan’ın çadırdan çıkmış olduğunu gördüm, gün henüz aydınlanıyordu.

 

Kalkıp toparlandık, çadırlarımızı topladık… Akşam gözümüze çok uzun görünen yol o kadar kıssaymış ki şaşırıp kaldık… Orada bir çorbacı bulduk, çorbaları ısıtmasını beklerken ben de sigortacıyı aradım. Yürüyüşte olduğumu, hemen İzmit’e dönmemin olanaksız olduğunu ve en azından sigorta işlemlerinin kolaylaştırılmasını rica ettim… Sigortacım tanıdığım biriydi, beni kırmadı. Sonra eşim ve kızımla görüşüp yolculuğa devam etmeye karar verdim. Dönsem de birkaç güne ancak varacaktım… Üstelik yapılacak bir şey de yoktu… Onlar da devam etmemin doğru olacağını söylediler, içim rahatladı. Ancak yanımızda su yoktu… Çorbaları içtik ama Kabak Koyu’ndaki marketler açılmamıştı, kimse su satmıyordu, içilecek su da yoktu… Böylece bir saate yakın bekledik, bu arada gördüklerimize Likya Yolu’nu soruyorduk, çünkü çevrede işaretler yoktu… Dere yatağından yukarıya bir yol tarif ettiler. Bu yol aynı zamanda şelaleye de çıkıyormuş, orayı görmeden geçmeyin dediler. Biz üç silahşor, pardon üç avare, yine yollardaydık…

 

Ancak zihnim durulmamıştı, karmakarışıktı, tıpkı patika gibi… Dere yatağından mı gitmeliydik, kenarından mı belli değildi… Sonunda işaretleri bulduk ve karşımıza bir tabela çıktı. Bu tabelaları kimler yazıyor, niye yazıyor bilmiyorum ama sanırım onların da kafası karışık… Anlayacağınız tabelalara şüpheyle bakmak gerektiğini bu yolculukta daha iyi anladım. İki saatlik yol olarak gösterdiği patikayı akşama bitiremediğimizde daha doğrusu… Neyse bu konuya sonra döneceğim.  Tabela hem şelaleyi hem Likya Yolu’nu gösteriyordu. Aramızda karar verdik, önce şelaleye gidip öğlen sıcağında orda dinlenecektik, sonra yola devam edecektik… Nihayetinde yoldan daha çok sıcak eritip bitiriyordu bizi… Tabelaya inanıp dere yatağından yürümeye başladık. Önce rahattı, sonra büyük kayaları tırmanmak zorunda kaldık… Bu yol böyle devam edilemezdi. Kaptan çantalarımızı ormana bırakıp dönüşte alalım dediyse de bu bana hoş gelmedi… Daha önceki yürüyüşlerimden bilirim, neyin varsa yanında olmalıdır. Sonunda dönmeye karar verdik. Büyük kayalara çıkmak bir bela inmek daha büyük bela… Tam son büyük kayadan iniyorduk ki bir delikanlı gördük.  Çat pat İngilizcesi olsa da bu adam bir Sloven’di. Üstelik bizim memleketimizde bizden daha iyi yol biliyordu…

 

Telefonuna yüklü haritaya baktığımızda, Likya Yolu’ndan da bir yol yine şelaleye dönüyormuş… Boşuna dere yatağında heder olmuşuz, ama delikanlının sırtında çanta yoktu. Güçlüydü ve gençti, o yolu yürümeye devam etti… Dönüp tekrar yol ayrımı tabelasına geldik. Yürümeliydik ama biraz dinlendikten sonra elbette… Bu yanlış tercih ruhumuzu sarsmıştı, yılgınlık vardı, patika daha ağır, daha yokuş, daha çekilmez geliyordu… Ama kalkıp devam etmeliydik. Geri dönmekle devam etmek arasında hiçbir fark yoktu, ikisi de çileliydi… Ama yeni yerlerin tazeliği çekiyordu yüreğimizi, yola koyulduk. Biraz türkü söyleyip toparlanmak istedim. “Hayde gidelum hayde…” dedim ama yokuşta nefes nefese nasıl türkü söylenebilirdi ki… Yine sustum… Susmayı mı öğreniyordum, hayatımı konuşarak kazanmıştım oysa…

 

Yürüdük, dinlendik; dinlendik, yürüdük… Başımızdan gözümüzden yüzümüzden terler akıyordu. Aman Allah’ım bu nasıl yokuştu!  Karşıdaki dağa bakıyordum, dağın yamacı salt kaya… Oraya tırmanır gibi tırmanıyorduk sanki, oysa yürüdüğüm yol topraktı… Bir ses duydum, kafamı kaldırdığımda bir çift yukarıdan geliyordu. Yolun sonrasını merak ediyordum, sorup öğrenebilirdim… Biraz konuştuk, şakalaştık, yolun şelaleye kadar olan yeri harika dediler. Üstelik mesafede azmış, bakın şu işe! Birden yüzüme bahar geldi… Sırtlayıp çantayı düştüm öne, yetişebilene aşk olsun… Patika gerçekten harikaydı, yürüdükçe yürüyesi geliyordu insanın. Akşamki uykusuzluğa, moral bozukluğuna rağmen türkü söyleye söyleye yürüyordum. Sanki tedavi oluyordum, ruhumuzun böyle bir savunması olmalı… Bir yere geldiğinde yıkım yerine yanılsamalarla dolu bir eğlenceye dönüştürüyor zamanı ki varlığımız devam etsin… Başka türlü nasıl yaşanır yoksa…

 

Sonunda şelaleye ayrılan patikaya vardım. Arkadaşlarımı bekledim onlar da geldiler. Patikadan süzülüp dereye indik. Şelale bu olmasa gerekti, küçük bir çağlak ve altında çocuk havuzu kadar bir gölet… Ama manzarası güzeldi, su dupduruydu… Pirol hemen suya yöneldi, çantasını çıkarıp suya girdi, başını suya soktu. Ben bir süre izledim onları, derenin kenarında bir eğime matımı açtım, uzandım. Kaptan da suyu seviyordu, oynadılar bir süre… Sonra iki üç kişi daha geldi, onlar şelalenin aşağıda olduğunu söylediler. Pirol hemen şelaleyi görmeye gitti… O kadar şelale görmüştüm ki bir yenisini görmeye isteğim yoktu.

 

Çok geçmeden patikadan birer ikişer insanlar gelmeye başladı. Kabak Koyu’ndakiler şelaleyi görmek istiyor olmalıydılar, sırtlarında çanta yoktu. İçlerinde Likya Yolu’nu yürüyen bir kişi vardı, o da derenin kenarındaki pınarın yerini biliyormuş. Bize de öğretti. Sonra başkaları gelmeye başladı ve sonra başkaları… Bir anda göletin etrafına insanlar yığıldı… Çok sıkıcıydı, göletin üst tarafındaki pınarın yanında gölgelik bir yer vardı. Oraya çıkıp yemeğimizi yedik, ayaklarımızı dinlendirdik. Matları serip uzandık… Kaptan ve Pirol uyudular yahut uykuya geçmediyseler de gözlerini dinlendirdiler. Harika bir zamandı… Bir ara bir çift geldi. Ben su alacaklar sandım ama onlar derenin yukarısına çıkmak istediler. İkisi de alışmadığımız kadar iriydiler… Kosta Rikalı olduklarını öğrenince şaşırdım. Ne azimdi arkadaş, şimdi Patara bana bu kadar uzak gelirken onlar Türkiye’ye gelmiş,  ardından Kabak Koyu’ndan şelaleye yürümüşlerdi! Pes doğrusu…

 

Biz üç avare yeterince dinlenmiştik, güneş de tepeden aşağı inmişti. Artık yürümeliydik, önümüzde ne kadar olduğu belli olmayan bir patika vardı. Tabelada iki saat yazıyordu ama tabelalara inancımı kaybedeli çok zaman olmuştu… Çantamızı sırtlandık, düştük yola. Çok geçmeden bir keçiboynuzu ağacı bulduk, üzerinde hala meyvesi vardı. Kaptan onları özenle toplayıp bana verdi; en hafif çantalı olan bendim, üstelik yokuşta da iyi yürüyordum… İtiraz edecek de değildim, keçiboynuzuna bayılırım ben… Hem de ağacından toplanmış keçiboynuzu… Şu keyfe bakın, oturup bir taşın üzerine bir iki tanesini mideye indirdim. O sıra patikadan birilerinin geldiğini gördüm. Yanımızdan biri yaşlı iki genç yokuş yukarı öyle hızlı geçtiler ki yüzlerini bile zor seçtim. Fena terliyorlardı, yürüdükçe her yana terleri saçılıyordu ama duracak gibi değildiler… İkisi de zayıftı, kendi ağırlıkları yoktu, çantaları da küçücüktü. Peki, bizim çantalarımız niye bu kadar büyüktü? Onları seyrederken iyice bitkinliğe kapıldım… Başımı çevirip dağın yüksekliğini anlamaya çalıştım. Bu patika bu dağı nasıl aşacaktı? Bu patika bu diklikte yürüyerek nasıl bitecekti? Üç silahşorde dedikleri gibi, “İstikbal insanın cesaretine bağlıdır.” Bizimkinin nereye bağlı olduğunu anlamış değildim.

 

Kalkıp yürüdük; yüz metre gidip dinleniyorduk, sonra tekrar yürüyorduk… Terimiz soğuyunca yürümek daha zor oluyordu, bunu anlayınca ben öne düşüp devam ettim. Patika garip yerlerden geçiyordu, neredeyse taşlık bir yerden geçerken bir tabela gördüm; çay 2 lira yazıyordu. Bir kilometre sonra çay verilen bir yer mi vardı? Heyecanlandım… Ancak iki saatlik yolun bütün öğleni almasından hesap edersek, buralarda bir kilometrenin kaç kilometre olduğunu hesaplamak güçtü. Yine de sırtlanıp yükümüzü yürüdük… Patikanın yanında yer yer kamp yapılacak düzlük alanlar görüyorduk. İçimden atıp çadırı yatmak geliyordu. Ancak artık arkadaşlarla da pek konuşmaz olmuştum. Amacım bu yolu bir an önce bitirmekti… Sonunda bir düzlüğe geldik, zeytin ağacı vardı ve birkaç oturak konmuştu yanına. Tarlalar bulunuyordu sağda solda… Artık ormanda değildik ama oradan da Kabak Koyu görünüyordu. Giderek Kabak Koyu’ndan nefret etmeye başladım… Hangi yamacı bitirsem Kabak Koyu görünüyordu, oysa biz Kabak Koyu’nun görünmeyeceği bir yeri hedeflemiştik… Patika Alıca Köyü’ne gidiyordu…

 

Dinlenme araları kısaldı ama konuşma araları gittikçe uzuyordu… Konuşacak nefesimiz mi kalmamıştı, herkes kendi içine mi dönmüştü bilmiyorum, sessiz sessiz yürüyorduk. Her dönemeçten sonra bir hayal kırıklığı daha, her dönemeçten sonra başka bir yokuş daha… Derken 800 metre sonra çay olduğunu işaretleyen bir tabela daha gördük. Onca yürüdükten sonra sadece iki yüz metre mi gelmiştik! “Ah ulan Pirol!” diyordum içime, nereden kışkırttın içimdeki yolcuyu… Bir kayalığı gözüme kestirmiştim, orada dinlenecektim; yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm… Dizimin dermanının bittiği yere kadar yürüdüm; derme çatma bir baraka ve üzerinde askerin yeri yazan bir tabela… Masası var, sandalyesi var, sular ve ayranları koyduğu soğutucu kaplar var. Hatta semaver bile var. Ama ortalık arıdan geçilmiyor… Çantamı bırakıp kenara sandalyeye oturdum. Uzun süredir ilk kez doğru dürüst bir yere oturuyordum… Sonra ıslık çaldım, bağırdım. Ortalıkta kimse yoktu… Ama nasıl olsa gelir diye düşünüyordum. Ormanın içinde böyle bir yer boş bırakılır mı?

 

Pirol ve Kaptan da geldiler. Bir tahta düzlem vardı, Pirol oraya attı bedenini, dinlendi. Dümdüz yer, dağlarda kolay bulunacak bir şey değildi… Yorgundum ama çay yapma fikri içimi kemiriyordu. Kaptan’la konuştuk, çay yapalım dedik. Semaverin içine yaban arıları giriyordu, görmüştüm… İçerideki suyu kullanamazdık, biz de yanımızda bulunan demlik poşeti çayını kullanmaya karar verdik. Semaveri yaktık, çayı demledik… Artık işletme sahibi gelirse neyse parası ödeyecektik. Ama kimse gelmiyordu… Uzaktan çoban sesleri duyuluyordu ama ıslık çaldığımda kimse cevap vermiyordu. Biraz garipti ama olsun, çay yapıyorduk işte, gerisinin ne önemi vardı ki… Çayı yaptıktan sonra yemek yedik, üstüne çay içtik. İyice gevşemiştik ki hava kararmaya başladı… Çadır yeri bulmalıydık, hemen yukarımızda geniş düz bir alan vardı. Hatta kayaların üstünde de özel bir düzlük vardı ve belli ki orada çadır kurulup ateş yakılmıştı ama zemin çok sertti. Çamların altında bir düzlük bulduk ve çam yapraklarının yumuşaklığı üzerine çadırımızı kurduk…

 

Ben biraz çevre kontrolü yapayım diye yamacın başına kadar yürüdüm. Geldiğimiz patika görünüyordu, hatta dikkatli bakınca aşağıda bir kişi çadır kuruyordu patikanın yanındaki düzlüklere. Şöyle böyle fark ettiğim iki kişi daha geldi, sonra kayboldular. “Birileri yine geliyor ama gecikmişler…” diye düşündüm. Sonra çadırların yanına geldik. Pirol’un çadırının kapısı bize bakıyordu. Kaptan çadıra girmeyi pek sevmiyordu, o çadırın yanında sigara içerken biz de karanlıkta gökyüzünü görmek için açıklığa çıktık. Samanyolu görünebiliyordu, daha güzel gözlemlerde bulunmuş olsam bile o gece bana özellikle kutup yıldızı bir başka güzel göründü… Kızım ve eşime kazada bir şey olmamıştı ve ben de hayalimdeki yolu yürüyordum… Üstelik babamın en sevdiği yıldıza bakıyordum… Daha ne olsun!

Sonra gelip çadırlara girdik, sohbete başladık… Tam o sırada yamaçtan bir tilki inip çadırlarımızın yanından ormana karışıp gitti.  Çok güzeldi, doğal hayat sürüyor olmalıydı… “Buralarda ayı yok, değil mi?” diye sordum. Kaptan olduğunu söyledi, hatta bir yerde bir ayının yakalanışından söz etti. Bu beni işkillendirdi. Daha bir ay önce Artvin’de kampıma ayı gelmişti… Bir tek gece ateş yakamamıştım ve o gece kampa ayı gelmişti… Ayı varsa ateş yakmalı dedim. Tam o sırada birileri Askerin Yeri’ne geldiler… Kendilerini yanımızda çadır kurmaya çağırdık ama genç çift bizi dinlemedi. Delikanlı; “Benim duş almam gerek, köye varmam gerek.” diye yola devam etti. Karanlıkta yürümeleri tekin değildi ama kendileri bilir diye düşündük… Duş meselesiyle de biraz eğlendiğimi söylemek isterim.

 

Tam uyuyacaktık ki ayı olasılığı üzerine tekrar konuştuk. Kalkıp Pirol’la ateş yaktık… Etrafını taşlarla çevirdik, her yer çam yaprağı doluydu ve kolaylıkla orman tutuşabilirdi. Bir türlü ateş sönmüyordu, zor bela ateşi söndürdük, hatta en son suyumuzu bile kullandık… İs kokusuna ayı gelmez diye düşünüyordum ve duman kokusu etrafı sarmıştı, yeterliydi… Bir yandan da ateşte köz kalmışsa yangın çıkarırız diye kaygılanıyordum… Bahri kaptan çok yorulmuştu, hemen uyudu. Pirol da uyumuş olmalıydı, horluyordu. Ancak ben uyumamaya gayret ediyordum. Bir ara çadırımızın yandığını gördüm, meğer rüyaymış. Telaşla uyandım, çadırımızın yanında bir adamın gölgesi vardı. Hemen feneri alıp dışarı çıktım. Meğer bizim Pirol ateşi görmüş, közlerden biri ateş oluşturmuş ve neredeyse çadırlarımız tutuşacakmış ki yetişmiş… Birlikte bütün közleri söndürdük. Üzerlerine toprak attık falan… Kesin emin olduktan sonra tekrar uyuduk. Ne var ki ateşin korkusu uykuyu kovuyordu… Nihayet, “Kişiler erdemlerine göre değil, zaaflarına göre değerlendirilirler.”

 

Eğri de olsa yol iyidir

 

Kaptan hep erken uyanır; yine erken uyanıp çadırdan çıkmış. Aslında sabahları uyandıktan sonra biraz yatakta vakit geçirmeye bayılırım ben… Bu yüzden o biraz erken uyandığında ben de küçük çadırımızda daha deli dolu yatıp kendime gelmenin zevkini çıkarıyordum. Çamların altındaki düz alan bize güzel bir dinlenme olanağı sunmuştu. Kabak Koyu’ndaki kampta Kaptan iyi uyuyamamıştı. Ama bu gece deliksiz uyumuş, kendine gelmişti. Pirol da çadırında henüz uyanmış, Kaptan’la konuşuyordu. Hava çok temizdi ve soluk almak pek zevkliydi… Şimdi nasıl kalkıp çadırı toplayacaktık… Benim için en zoru çadırın toplanıp o küçük kabına yerleştirilmesiydi. İyi ki Kaptan yanımdaydı, o becerikliydi. Üstelik matı çantama öyle bir bağlıyordu ki sarsıntısız yürüyebiliyordum. Ben kendi başıma bunları başarabilir miydim bilmiyorum…

 

Kuşların o tatlı sesini dinleyerek bir süre daha burada kalabilirdim ama sıcak basmadan yürümek gerekiyordu. Karnımız da acıkmıştı, çantamızdakilerin dışında bir şeyler yemek istiyorduk ve köy yakın olmalıydı. Öğrendiğimize göre köylüler kahvaltı veriyormuş. Kalkıp, çadırları toplayıp yürümeliydik… Kaptan’ın çağrısına uyup ayaklandık. Botları giymek bir bela, çıkarmak başka bir bela… Keşke Pirol gibi terlik alsaydık yanıma diye düşündüm. Ne var ki onun terlik almasıyla çok dalga geçmiştim, şimdi bunu dillendirsem dilinden kurtulamazdım… Homurdanarak botları giydim ve işe koyulduk. Kaptan’ın da becerisiyle bu kez çok çabuk hazırlandık. Hele tulumun o küçük torbasına konma işi vitiligolarımı çıkartıyordu…

 

Bilmeyenler için söyleyeyim; bende pigment kaybı var. Halk deyişiyle ala, hekimlerin diliyle vitiligo… Hekimin söylediğine göre savunma mekanizmam renk hücrelerimi düşman zannedip yiyormuş, ne salak bir savunma biçimi… Ama işte oluyor, bu yüzden her sabah 50 faktörlü bütün gün beni koruyan güneş kremleri sürüyordum. Yoksa güneş beni fena yakacaktı… Ona bu olanağı vermem… Genelde beceriksiz olduğum zamanlarda içim ezilir ve kısa zamanda yeni bir yer beyazlar. Bu yüzden sıkıntılı işlerden uzak durmayı yeğlerim. Odam da dağınıktır, canım çekene kadar toplamam falan… Ama kampta toplanmak gerek, üstelik çok düzenli olup çantanı hazırlamak gerek… Bu yolculukta ruhumu sıkıştıran, isteğimi bozan en önemli sorun buydu benim için. Zaman zaman yolun zorluğuyla ilgili şikayetleniyorsam da bunu çoğunlukla şaka olsun diye yapıyordum. Ancak bu durum başlı başına bir sarsıntıydı bende… Üst üste düzenli olmak zorunda kaldığım ikinci gündü, aman Allah’ım!

 

Dinlenmiş olduğumuzdan sabah bana yaradı… Havuz problemlerini de çözdükten sonra (ki buna kentlerde ‘lavabo’ diyorlar) artık hazırdık. Gitmeden askerin barakasına gidip, orayı kullandığımız için bir miktar para bıraktık. Ardından düştük yola… Yine türkü söylüyorduk, yine yollardaydık ve yine orman arıların uğultusuyla doluydu… Dağları seviyordum, dağlarda olmayı seviyordum… “Sizi seviyorum ve bunu söylememe izin veriyorsunuz” diye haykırıyordum arada… Bu haykırışlarımın garip olduğunu biliyorum ama arkadaşlarım alışıktı. Ama köylüler alışık olmayabilirdi… Köy görününce sesimi kesiverdim. Önde Bahri Kaptan yürüyordu. Üç silahşor gibi girdik köye, gururluyduk; dağı aşıp gelmiştik ne de olsa… Kaptan biraz ilerlemişti ki ilk evden bir kadın çay içmeye ve kahvaltıya çağırdı. Hemen arkasında bir delikanlı duruyordu ama kadın davet etmişti… Bu rahatlıklarını sevdim, konuşma biçimleri de hoştu.

 

Emekli olduktan sonra altı yıl boyunca adına “Kozalak” dediğim minibüsümle gitmediğim yol kalmamıştı. Arabamda yatak da vardı ve üstelik sabahları toplamam gerekmiyordu… Gittiğim yerlerde kadınlar kendilerini güvende hissettiklerinde ben de hissediyordum. Bunu birçok deneyim sonrasında bir ilke edinmiştim. Demek ki burada güvendeydik. Ancak Kaptan biraz fazla ilerlemişti, bu daveti duymadı, ben de arkadaşım ilerledi yoksa gelirdik diye geçiştirdim. Sonunda bir pansiyon ve market yazısına rastladık. Güzel bir çıkıntıya masalar koymuşlar, Cennet Koyu aşağıda harika görünüyordu… Çantalarımızı indirdik ama adam orasının başkasına ait olduğunu söyledi. Yaşlı bir adamdı ve anladığım kadarıyla bizi para olarak görüyordu. Kaptan neyi sorsa alıştığımız fiyatların üstünde istiyordu. Paramızı ve alışverişimizi Kaptan’a teslim etmiştik… Öyle ya otuz yıla yakın kendine teslim edilen tekneleri kıyıya getirmişti, bizi de sağlıkla Patara’ya götürebilirdi.

 

Anlaşılan su dışında bir şey alacak durumda değildik, su da kentin iki katına satılıyordu. Ama su her şeye değer… Ne var ki gençliğimde suyu satın alacağız deseler ağız dolusu gülerdim. Fakat şimdi Kaptan neden birer şişe su aldı diye sitem ettim… Pirol ileride çeşme olması gerektiğini okumuş internetten. Ama ben biraz kaygılanıyordum. Sıcakta su olmazsa ne yapardık… Dün gece bizim kampı geçenler bu pansiyonda kalmış, adam öyle söyledi. Ardından onları yürürken bize gösterdi.  Havuzlu bir villa yapmış adam Cennet Koyu’na karşı, onun yanından aşağı iniyorlardı. Yol oradan koya doğru iniyordu. Ama böyle bir uçurumda yol olmaz diye düşündüm… Fakat İngiliz kadının garip rotasını düşününce olabileceğini de fark ettim. Sesimi çıkarmadım, yola düştük beraberce… Ama bir yerde kahvaltı yapalım istiyordu Kaptan. Parası neyse verelim… Yol üstünde bir pansiyon gördük, iki kişi kahvaltı ediyordu. Kaptan gidip kahvaltıyı sordu. Kişi başına öyle bir fiyat söyledi ki Kaptan’ın nevri döndü. Kahvaltı yerine çay istedi. Üç çay içip yola düştük…

 

Kısa zaman sonra o pansiyonda kahvaltı eden çift bize yetişti. Neredeyse uçurum olan patikadan aşağıya benim özenle indiğim yeri bizim yaşlarımızdaki bu çift uçarak geçiyordu sanki. Hayretle bakıyordum onlara… Kaptan onlara laf attı. Meğer Belçikalıymışlar… Pansiyonda neden kahvaltı yapmadığımızı sormuş Kaptan’a kadın. O da pahalı deyince şaşırmış. Oysa demiş, 3 Euro çok ucuz… Ama onların parası değerli bunu bilmiyormuş. Kaptan söyleyince o da şaşırmış… Sonra yanımızdan ayrılıp gittiler. Onlara bakarken göbeğimin bana nasıl da yük olduğunu daha iyi anladım. Adamın göbeği yoktu… Ne oluyorsa göbekten oluyordu, özellikle onu eritmeye çalışan Pirol bunu daha iyi anlıyordu ama sesini çıkarmıyordu. Her seferinde, “Neden erimiyor bu göbek?” diye nihayetleniyordu. Az yiyip o kadar yürüdüğümüz halde göbekler yerinde duruyordu…

 

Patika uçurumda zik zak çizerek ilerliyordu. Ayağımız kaysa beş altı yüz metre sonra ancak parçalarımızı toparlarlardı… Şimdiye kadar yürüdüğümüz yerlere göre çok tehlikeliydi… Neyse ki patikanın yanında bir kayalık vardı, üstünde de bir ağaç… Orada dinlenip kahvaltı yapmayı önerdim, sağ olsunlar kırmadılar. Manzarası öyle güzeldi ki birçok fotoğraf çektik, yemeklerimizi yedik, dinlendik… Kayalığın yakınında patika ikiye ayrılıyordu, uzaktan zor bela okunuyordu. Tabela kayalığın altından Kabak Koyu’na yürüyüş yoluna işaret ediyordu. Hem de daha az kilometreydi bu yol. O zaman biraz anladım ki aslında o yoldan gelmeliydik… Ama oldu işte… Bir dahaki sefere…

 

Aşağıya doğru dengesini en iyi koruyan Kaptan’dı. Uçup gitti kısa bir süre içinde. Elbette diz arızası veren ben en yavaş yürüyordum… Hele bu uçurumda daha dikkatli yürümeliydim. Sol dizimin sancısı tükenmedi bir türlü… Pirol’u da göremez oldum patikada… Sonunda patika bir toprak yola çıktı da rahatladım. Kaptan ve Pirol orada bir borudan akan su içiyorlardı. İçilebilir su bulmuşlardı, buna çok sevindim… Çantamı fırlatıp pınara koştum, başıma su tuttum, yüzümü yıkadım, avuç avuç su içtim… Bir dinginlik, bir serinlik geldi… Çocukluğumdan beri suyu izlerim. Suyu yaşama sanatının ustası belledim. Onun her hali bana yeni bir şey öğretti. Şimdi de onun şifacılığını derinden keşfettim. Nasıl da canlandırıyor beni… Nefesimi, gücümü tazeliyor…

 

Toprak yolu biraz devam edince, patikanın Cennet Koyu’na doğru aşağıya indiğini fark ettim. Pirol oradan devam etmemizi istedi, Kaptan ve ben pek istekli değildim. Tartışmaya başladık; kısa zaman sonra Pirol da demokrasinin lezzetini tattı. İki yaşlı bir genci dize getirdik nitekim. Toprak yolu takip edip Ge köyü’ne varacaktık… En azından niyetimiz öyleydi, bir süre sonra yolumuz asfalta çıktı. İki köyün arasındaki bu asfaltta ne gelen vardı ne giden… Cennet Koyu aşağıda duruyordu. Tekrar oraya inip yolu bulma düşüncesi bile yoruyordu bizi… Asfaltla yürüdük bir süre, Kaptan ve ben önde gidiyorduk. Pirol seçmediği yolu isteksizce yürüdüğünden iyice geride kalmıştı… Sonra bir araba çıkıp geldi. Kaptan hemen durdurdu. Arabada iki kadın vardı, Kaptan merhaba dedi ama kadın İngilizce yanıtladı. Kaptan İngilizce Ge Köyü’ne bu yolun gidip gitmediğini sordu. Kadın telefonundan bir harita göstererek yardım etti. Neredeyse Kaptan’ı alıp götüreceklerdi ama bizi Pirol ve bana bakınca sanırım bundan vazgeçtiler… Kaptan dönüp bana; “Şu işe bak!” dedi, “Kendi memleketimizde İngiliz’den yol tarifi alıyoruz…”  Yoldan çok bu durum bitirdi bizi… Yol kenarına uzanıverdik sessizce… Yine aklıma üç silahşorler geldi. Onlar da böyle pes etmişler miydi? Onların umudu “Sarhoşları ve aşıkları koruyan bir tanrı” olduğuna inanmalarıydı… Ama biz ne sarhoştuk ne aşık… Üç avare yolu şaşırmıştık…

 

Neredeyse uyuyacaktım ki bir motor sesi duydum. Ters yönden bir mobilet de geliyordu, delikanlı gelip yanımızda durdu. Yolu sorunca, “Buradan kestirme aşağı inin yolla dolanmayın, bu yol Ge Köyü’ne gidiyor.” dedi. Uzak mı diye sordum, on beş yirmi km olduğunu söyledi. Sonra gaza basıp uzaklaştı, gitti. Biz birbirimize baktık ve ardından yola devam etmeye karar verdik. Çantalarımızı sırtlanırken Pirol ile konuşuyorduk… Kaptan bizden uzakta bir yere gitti ama niye gitti bilmiyorum, biz kendimize zor bela bir yol bulduk, garip yerlerden inip aşağıdaki asfalta vardık. Bir baktık Kaptan yüz metre ilerimizde. O daha rahat bir yoldan gelmişti. Ona yetişmek için daha geniş adımlar atacaktık ama sıcak bizi geri geri çekiyordu. Konuşmazsak bu yol nasıl biterdi; bir asfaltta dümdüz yürüyünce insanın canı sıkılıyor… Patikalar öyle değildi, her an dikkat ve zorluktan kurtulma umudu unutturuyordu zamanı… Biz de sohbete koyulduk. Üniversiteden eski tanıdıklarımızdan söz ettik,  o zamanki komik anılardan… Bunların çoğunluğu Pirol’un bekstra k dönemlerine denk gelen şeylerdi. Çoğunlukla uyanamayıp derse geç kaldığı zamanlardan… Bu adama ne olmuştu da  şimdi böyle yürümeye niyetlenmişti? Hayat bilinmezlerle dolu…

 

Birkaç dönemeçten sonra bir çifti gördük, arabalarını kenara çekip fotoğraf çekiniyorlardı. Kadın bize laf attı, yürüme ve kampla ilgili sorular sordu. “Aman!” dedim, “Arabanız var, iki kafadar dolaşıp durun koyları, ne işiniz var yürümekle, çadırla…” Kadın kahkahayı bastı. Adam suratsız suratsız baktı… Hemcinslerimin bu tutumunu da hiç anlamıyorum… Yanında bir kadın olunca kasılıp duruyorlar. Kasılsan kasılsan markette kasiyer olursun arkadaş diye geçirdim içimden… Sonra dönüp yola devam ettim. Bizimkiler oldukça ilerlemişlerdi. Kaptan Pirol’a arıları gösteriyordu. Gerçekten ova boyunca o kadar çok arı kovanı vardı ki… Daha önce bu kadar kovanı bir arada görmemiştim. Tarlalar da vardı… Ben buna daha çok sevindim. Bildiğiniz buğday tarlaları vardı; elbette hasat edilmişti ama sınırları belliydi, anızları duruyordu hala… Uzun zamandır buğday tarlasında yürümemiştim, inip yürümek istedim ama bizimkiler yola devam ediyordu…

 

Kaptan bir yerde durmuş bizi bekliyordu, yanına varınca, yolun ilerde dönüp tekrar yamaçtan yukarı çıktığına işaret etti. “Kestirmeden gidelim mi?” diye sordu. O sıra arkadaki evde bir kadını gördü Pirol.  “Çay olsa da içsek şu evde.” dedi. Daha sözünü bitirmeden kadın bizi eve çağırdı. Meğer orası zaten pansiyonmuş, tabelanın yanından geçerken fiyatlarını da gördük ama aklımda tutamadım. Küçük bir köpek vardı, bir de kedi… Bizimkiler köpeği pek sevdiler, kadın kızınca köpek küstü. Ben ayran olup olmadığını sordum. Kadın kısa zamanda ayran getirdi; hem de süzme yoğurttan, ekşi ekşi… İçimin yağları eridi valla… Bardaklara buz koymamış mı bir de! Bu kadınlar işi biliyor arkadaş… Kadın gelip yanımıza başladı anlatmaya. Oğlunun evlenmemiş olmasından tuttu, hayat pahalılığından çıktı. Sonra şikayetlerden… O arada “Hem küfrediyorlar” derken küfür de etmedi mi… Oy anam ne yapacağımızı şaşırdık. Bir kadının yanımızda küfretmesine alışık değiliz tabi… Kadın da anladı durumu ve konuyu değiştirdi. Çayımızı içtik, telefonlarımızın şarjını doldurduk, sonra da oradan ayrıldık. Yolda kadının küfürlü konuşmasıyla eğlenip durduk aramızda. Şakalaşarak kestirmeden ormanın içinden geçen yola vardık… Pirol ısınmışken devam etmeyi talep etti, biz bir gölgede azıcık dinlendik, o yürüdü.

 

Kaptan’la biz felsefeye daldık… Kant üzerine ileri geri konuşmaya başladık. Kaptan felsefeye düşkündü, çocukluğunda da okurdu. Hatta mahallede bakkalları vardı; babası kitap okuyor diye öfkelenmişti bir gün, annesi kitaplarını mı saklamıştı, yoksa yırtmış mıydı şimdi anımsayamadım. Ama kitap okumaya düşkündü. Hatta o askerden yazdığımız mektuplar öyle garipti ki bir kitap olarak yayımlanabilirdi. Şiirden felsefeye her şey bulunurdu. Aramızdaki dostluk sadece deneyimsel değil, zihinseldi de… Bu yüzden ne zaman biraraya gelsek düşünsel bir tartışma başlardı aramızda. Şimdi de Kant üzerine konuşuyorduk. Salt akıldan söz ediyorduk ama salt akıl yerine pratik akıl daha uyarlıydı bize… Ama ne olursa olsun konuşa konuşa yolu bitirmiştik. İkinci dönemecin ardında Pirol’u gördük. Bir sarnıcın yanındaki ağacın gölgesinde uzanıyordu. O ne zaman dinlense zaten ayakları yukarıda uzanıyordu. Ama güzel yer bulmuştu… Yolun her iki tarafı taşlık, kayalıktı. Hatta taş duvarlar yaparak eğimli tarlalarını düzleştirmişlerdi. Taşlık arazide sıcak, insanı buharlaştırıyordu. Gölgede bir süre dinlendik. Pirol, Likya Yolu’nu tekrar bulduğunu söyledi, işaretleri gösterdi. Demekti Cennet Koyu’ndan gelen patika burada asfalta çıkıyordu. Sonra asfalttan taşlık araziye girerek yamaca sarıyordu.

 

Aramızda tartışmadan yola çıktık, Pirol demokrasi yerine tiranlığı seçmiş olmalı ki doğrudan Likya Yolu işaretleriyle asfalttan çıktı… Makilerin ortasından geçen bir patikaya saptı. Bu sıcakta bu yamacı tırmanmak yerine asfalttan düz yürüyebilirdik… Neyse madem çıktık yola, devam edelim dedik. Pirol oldukça hızla yürüdü, biz ona yetiştiğimizde ortalarda görülen tek ağacın altında gölgeliyordu. Birçok patika vardı, yolu kaybetmek pek olasıydı… Ben ileriye baktım; tepenin orda bir su deposu ve bir de ev görünüyordu. Yamaçta da keçiler vardı. Köy orası olmalıydı… Sıcakta zihnim bulanmış olmalı ki oranın köy olduğuna yürekten inandım. Bizimkiler tepenin aşağısından dolanmayı önerseler de dinlemiyordum. Bir an önce oraya varmak, köyde ayran içmek, bulursak bir şeyler yemek istiyordum… Pirol ,“Yapma, etme üstat!” dedi. İşaretler ters yönü gösteriyordu. Ben vazgeçmedim, doğrudan yamaca tırmandım. Yolun yarısında oturduk, biraz yol üzerine konuştuk, Kaptan bir menemen olsa da yesek dedi birkaç kez… Açlıktan nereye baksak yemek görüyorduk. Ben son bir hızla tepeye çıktım… Anam… Tepenin arkasında sadece makilik vardı, yol bile yoktu… Yıkıldım, kendime öfkelendim. Öyle bağırdım ki köyden duyanlar bile olmuştur…

 

Geri dönüp yola mı gitmeliydik, yoksa yamaçtan aşağı inip yolu mu bulmalıydık? Asfalt görünüyordu aşağıda ama patikayı seçemiyorduk. Ben inat ettim, kestirme olur, inelim dedim. Onlar gönülsüz katlandılar bana. Yol bulana kadar öldük, her yanımız çizildi… Sonunda patikayı bulduk. Kestirmeden gelmiştik ama her yerimizi kestirmiştik… Arkadaşlarımdan özür diledim… Onlar da anlayışlı davranıp ses çıkarmadılar. Ne de olsa “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz” içindik. Ama bu hepimizin birimiz için olduğu durum biraz can yakıcıydı… Olsun! Ne de olsa, “hoşgörü, ulvi bir erdemdi”, kitapta öyle diyordu yanılmıyorsam. Patikayı bulmuşken biraz dinlendik, sularımızı içtik, sularımız tükendi… Tek umudumuz köydü. Sahi bu köyün adını neden Ge Köyü koymuşlardı? Hatta O İngiliz haritaya “Gay” köyü diye yazmış ki bu çok garipti. Bu isim kaçınılmaz olarak espri doğruyor… Köye varmadan bütün esprileri tüketelim istedik, böylece orada ağzımızdan bir şey kaçamaz dedik… Güldük, eğlendik… Sonra tekrar yola koyulduk. Bir süre sonra taş duvarlardan oluşmuş seki şeklindeki tarlalara ulaştık. Yolun nereden gittiğini bulamıyorduk… Karşıda bir ağacın dallarından çadır bezi asılıyordu. Bu bir işaret alabilir diye oraya yöneldik. Yanılmamışız, köye giden patika oradaydı, çok kısa zaman sonra da köye vardık.

 

Köyde kim görse çaya çağırıyordu, ama aynı zamanda bir marketin olduğundan da söz ediyorlardı. Biz markete gitmeye karar verdik, market dedikleri bir yanıyla lokanta, bir yanıyla pansiyondu. Önünde oturaklar bulunan bir bahçesi vardı. Bir dede ve birkaç nine uzanıyordu. Bir de küçük çocuk vardı. Oraya varınca bizi, sonradan adının Hatice olduğunu öğrendiğimiz bir kadın karşıladı. Çantalarımızı çıkardık, tişörtlerimiz sırılsıklamdı. Değiştirmek gerekiyordu ama insanların içinde bunu nasıl yapacaktık? Hatice Hanım’a durumu bildirince, o da isterseniz duş da alabilirsiniz, tuvaletin içinde duş var dedi ve bize orayı gösterdi. Kaptan üstünü değiştirmek için önce girdi, ben çeşmede yüzümü yıkıyordum. Kadından ayran istemiştik, o bir kabın içinden süzme yoğurt çıkarmaya başlayınca yüzüm güldü. Yaşasın dedim, yine ayran, güzel ayran… Yemek olup olmadığını sorunca, söze menemenle başlamasın mı? Kaptan tuvalette nara attı valla…

 

Bahçeye çıktık ama çocuk benim çantamı bırakmaz oldu… Dedesine göre çocuğun hayali büyüyünce yürüyüşçü olmakmış. Çantamın bütün fermuarları ve çıt çıtlarıyla uğrayıp durdu. Ben de keyifle onu seyrettim. Gözleri sıcak bakan tatlı bir delikanlıydı… Hatice Hanım yemek olarak ne istediğimizi sorunca menemen dedik hemen. Ama Pirol soğan sevmiyordu, ona ayrı yapacaktı. “Bu kentli mızmızlığı…” burada da sürüyordu. Şunu yemem bunu yemem… Açtık arkadaş, aç… Seçimin anlamı ne… Neyse kadın güzel yemekler getirdi. Sanırım bir gün önceden kalma bir yemek de vardı. Sebze yemekleri oldukça lezzetliydi. Üstüne soda ve ayran içince uykumuz geldi. Sırt üstü uzandık üçümüz de. Delikanlı hala bizimle sohbet ediyordu, hatta bir küçük çantayı sırtlayıp geldi, bize gösterdi… Ardından Hatice Hanım da Likya Yolu ile ilgili kitapları getirdi. Zaten iki kitap vardı yolla ilgili, bir de haritalar elbette… Meğer bu yolu bulan Crow bir hafta önce burada yemek yemiş. “O İngiliz’le uçurumun oralarda karşılaşmak isterim” dedim. Hatice Hanım da nedenini sordu. Ben de; “Yanından geçerken çantamla dokunurdum azcık, pardon deyip…” diye güldüm. Hatice Hanım dışında herkes güldü. Hayda! Kadınlar espriden anlarlardı aslında… Ne oldu şimdi diye düşündüm. Sanırım buradaki ticaretinin kaynağı olan kadına haksızlık yaptığımı düşünmüş olmalı…

 

Orada bıraksalar uyuyabilirdik… Zaten karşısında mezarlık vardı ve herkes uyuyordu. Kitapta dediği gibi “ne de olsa dünya, yalnızca bir mezardı.” Şimdi bu üç avarenin içi de mezar kadar sessizdi, üçü de toprak kadar bitkindi… Ama içindeki silahşorler buna izin vermedi. Birbirimizi yüreklendirip düştük yola… Köyün içinden çıkan patika pek hoştu. Sonra toprak bir yola vardık. Tozluydu ama düzdü. Uzun yürüyüşten sonra hoş olmuştu böyle… Pamuk gibi basıyorduk, yumuşak yumuşak… Ama çok geçmeden patika yamaca sardı, yoldan ayrıldık. Sonradan öğrendiğime göre kamp yapacağımız yere toprak yol da geliyormuş, bakın şu İngiliz’in işine… Yokuşa sarınca patika ben öne geçtim tabii. O sıra aklıma yazdığım, yazmakta olduğum roman geldi… Rastlantı’nın üçüncüsünü yazıyordum ve orada çözmem gereken bir sorun vardı. Düşünce beni öyle içine çekti ki zamanı kaybettim. Bir an kendimi bir yamacın sonunda buldum. Likya Yolu işaretleri tamamdı, bu yoldu ama oraya nasıl inmiştim anlayamadım. Geri dönüp baktım, kimse yoktu. Oysa kaptan inişlerde uçardı… Bağırdım, kimse duymuyordu. Tam o sıra ablam aradı, telefon bir an çekti, sonra çekmez oldu… Bağırmaya, ıslık çalmaya başladım. Sonra susup onları duymaya çalıştım… Bir ara seslerini duydum, rahatladım. Ne olmuştu, nasıl olmuştu anlamadım… Arkadaşlarım gelince onlar da şaşırdılar bu işe. Neden beklemediğimi sordular ve neden ses vermediğimi… Garipti…

 

Karşıda kamp yapılacak bir düzlük duruyordu. Akşam olmak üzereydi. Düzlüğün manzarası da güzeldi. Orada kamp yapmamaya karar verdik. Keçiler vardı gerçi ama ürkütebilirdik. Taştan yapılmış garip bir bina da var mıydı, anımsayamadım… Ama bu keçilerin çobanı yoktu galiba. Bağırdım, kimse duymadı… Yürüyüp kamp yerimize vardık. Düzlük çok hoşumuza gitti. Ağaç da bir harikaydı, aşağıda bir koy görünüyordu mavi mi mavi, yeşil mi yeşil… O tarafa baktığımda toprak yolun tam da kamp yaptığımız yere geldiğini gördüm. “Ah İngiliz, ah!” diye haykırdım, “Yine yaktın bizi… Taşın kayanın ortasına koydun bizi…”

 

Kaptan ve Pirol çadırları kurmaya başladılar, ben odun toplayıp ateş yaktım. Ateş gereksizdi belki ama ateş yakmak istedim, taşı kayayı yakamayacağımız için ateşi koruma telaşımız da olmayacaktı ve ateşi ben çok severim… Ateşi yaktım, duman kokusu gelince rahatladım. Sağ olsun Kaptan çadırı kurmuştu, Pirol da kurmuştu. Uğur kaptanın armağanı şişeyi açtım. Pirol içkiden vazgeçmişti… Belki de geçmeliydi, o kadar çok içmişti ki insanın bir ömürde içeceğinden belki biraz fazla bile… Kaptanla biz yudumlayıp giriştik sohbete… Gün solup gidene kadar dışarıda oyalandık. Sonra çadırlarımıza girdik, çadırlarda da sohbet bitmedi… Ne zaman uyuduğumu anımsamıyorum ama uyandığımda çadır sanki uçup gidecek gibiydi, elimle çadırı korumak zorunda kalıyordum. Rüzgar sanki dağdan denize doğru bırakmış bedenini akıyordu. Bizi de alıp götürecek diye korktum, Kaptan bu rüzgarın adının “yayla tepmesi” olduğunu söyledi. Sanki yaylalar gelip üstümüzden geçiyordu, bu ne öfke! Adı bile ürkünç…  Kaptan’a göre saat 12 gibi rüzgar kesilecekti. Üç aşağı beş yukarı öyle oldu. Bu tür tehlikeler varken ne işiniz var orda diyenler olabilir… Ben de kitaptan cevap vereyim; “Hayata ölümden korkacak kadar bağlı değilim…” Hiçbirimiz bağlı değiliz, üçümüz de bu hayatın gelip geçiciliğinin farkındayız ve şimdi tek isteğimiz uyumak…

 

kısmetin yarısı rastlantı…

 

Sabah dingin bir havaya uyandık. Ne rüzgar vardı ne sıcak… Uyanmak her zamankinden kolaydı. Ama ben yine beş on dakika uzattım kalkmayı… Ben kalkana kadar Pirol bile toplamıştı çadırını… Dinlenmiştim ve yay gibi sıçradım bir anda. Toplayıp hazırladık çantalarımızı. Kahvaltıyı köyde yapalım istedik, yakınlarda Bel Köyü varmış, en azından Pirol öyle söyledi. Ne de olsa yol izleğini o belirlemişti… Yoksa Crow mu? Bu durumda Pirol bir İngiliz işbirlikçisi olurdu ki bu asla mümkün değil, bu saçma bir çıkarım olur… Saçmalamayı bırakıp yola devam ettim, bizimkiler önden gidiyordu, ben de yavaş yavaş onları takip ettim. Bir zeytin ağacı gördüler, ikisi de çok ilgilendi. Binlerce yıl yaşadığına dair konuşup durdular. Gerçekten ben de o kadar büyük bir zeytin ağacı görmemiştim. Hatta bir aile gibi birbirine sokuşmuştu dalları… Kaptan uzun süredir zeytin bölgesinde yaşıyordu; Pirol’un zaten bir zeytin bahçesi vardı Ayvalık’ta…

 

Onlar konuşup dururken ben de bir kenarda oturup denizi izledim. Gözlerimin gördüğü yere kadar, zihnimin seçtiği yere kadar bir ferahlık…  Bir dağlı için ilginç bir deneyim; ben nereye baksam bir yamaç, nereye baksam bir sınır görerek büyüdüm. Ama bu ferahlık ağır, bakmak yorucu, hatta boğucu… Ayrıntı yok, farklılık yok, başka renk yok… Kendime geldiğimde bizimkiler çoktan gözden kaybolmuştu. Sırtlanıp çantamı koyuldum yola… Yol dediğim uçurumdaki bir patika; oldukça sert bir eğim, ayağım kaysa, kaymasın… Şimdi durduk yere niye böyle şeyler düşünelim… Ama bir süre sonra patikanın yanında kamp yapılacak kadar düz bir bölge çıktı karşıma. Keşke burada kamp yapsaydık dedim, üç yüz dört yüz metre aşağı yürüyüp tekrar çıkmanın gereği var mıydı?  Ama yol iz bilmeyen daha çok terler… Ben bu yolda yeniydim, acemiliğimize verdim.

 

Vadinin öbür yamacına geçince çam ağaçlarıyla karşılaştık. Sabah erken olmasına karşın ağaçlar arı kaynıyordu; vadi arı sesiyle soluk alıyordu sanki… Çam ağaçları içinde bir süre dinlendik. Pirol’un ayaklarını kaldırıp yatmasına güldüm biraz, fıkra anlattım… Fıkra bence büyük bir erdemdi, onun olmadığı yerde söyleşi çölleşirdi… Ancak, “Bazı erdemler cinayetten daha sert cezalandırılır.”  Bu nedenle her fıkra her yerde anlatılmaz. Bunun acı deneyimlerini yaşamış biriyim. Ne var ki burada sadece ağaçlar, arılar ve üç avare var… Dağlar sır tutar, ağaçlar da… Arıların dilini çözene aşk olsun. Avarelerden de eminim de rüzgardan huylanıyorum biraz… O sinsidir, kinlidir, ispiyoncudur…  Bu yüzden fıkraları anlatırken sesimi kısıyorum. Oysa bağıra bağıra, haykıra haykıra anlatmalı insan… Bu durumdan da anlıyorum ki, insanın kendinden büyük yargıcı yok!

 

Biz üç silahşor, pardon avare, yola düştüğümüzde karşı tepeden sesler duyduk İş makinası sesleri… Garip! Yamacın görülen bir yerinde de ev vardı. Bu evi daha önce görmüştüm ama söyleyememiştim. Su deposu yanılgısından sonra ne diyebilirdim ki… Kaptan görüp söyleyince ben de rahat ettim. Köye yaklaştık dedim, bu kadar kısa zamanda varacağımızı hiç tahmin etmiyordum. Ama gelmiştik işte, patikanın köye vardığı yerde su boruları için bir iş makinası kanal kazıyordu. Ortalık toz topraktı, köpekler havlıyordu… Onca sessizlikten sonra bu kargaşa bizi bunalttı. Tez zamanda buradan geçmek istiyorduk. Ancak yanından geçtiğimiz evin çardağından bizi çaya davet ettiler. Makinanın gürültüsünden dolayı Kaptan olumlu bakmıyordu ama geçen sefer de çağrıldığımız yere girmeyince kahvaltısız kalmıştık… Üstelik bir genç kadın vardı hamile, onu görünce girelim dedim. Para vereceksek bu aileye verilim istedim. Pirol da istekli olunca Kaptan razı oldu. Gölgeliği olmayan bir balkondu ama yine de idare ettik. Oraya konmuş olan bir bankın üzerine çantalarımızı koyduk, dinlendik. Kahvaltı hazırladılar, çay getirdiler… Suyu üzerinde durduğumuz çardağın altındaki sarnıçtan çıkarıp verdiler bize. Pirol bu su meselesini konuştu aileyle… Ailede bir kolu sorunlu olan baba ve oldukça kendiyle barışık tombul bir annenin yanı sıra, bir delikanlı ve genç bir gelin vardı. Adamdan çok Kadın Pirol’un su üzerine görüşünü daha kolay anladı. Belediye köyün suyunu köylülere satmak için su boruları döşeyip sayaç takacakmış her eve. Köyün suyunu köylüye satacaklardı. Bu çok alışık olduğum bir durumdu, ben pek ilgilenmedim ama sohbet sürdü gitti… O arada iş makinasını kullanan adam da çaya geldi. Bize sabahları beş kilometre koştuğunu anlattı zevkle, üstelik bizim yorgunluğumuzu küçümseyerek… Ona kaç yaşındasın dedim, kırk dedi… Kaç kilosun dedim, altmış dedi… Şimdi yaşının üzerine on beş ekle, kilona da otuz, sonra bu çantayı sırtlayıp yürü bakalım dedim. Güldük…

 

Tam kalkacaktık ki biri daha geldi kahvaltıya, adam daha çok Trabzonluya benziyordu, “Merhaba!” dediğimde anlamadı ama.. Meğer İngiliz’miş. Sırtında bir de güneş paneli vardı ve kocaman terlikler sıkıştırılmıştı çantayla panel arasına.  Pirol bana baktı o sırada, terliklere işaret etti. Anladım tabii, ama şimdi sırası değildi, sonra uygun bir cevap bulurdum nasılsa… Adam kahvaltıyı yaptı,  keçi peynirini çok beğendi, ben de beğenmiştim. Meğer bu ailenin elliye yakın keçisi varmış, ayrıca sonbaharda Letoon’a gidip orada seracılık yapıyorlarmış. Bu çok ilgimi çekti… Biraz bu konuyu konuştuk. Sonra yol tarifi aldık. Tombul orta yaşlı kadına göre adını tam anlayamadığım bir yerleşim yerine iki saate keçilerle iniyorlarmış. Orada su bulabileceğimizi söyledi, oraya kadar su yoktu. İstersek bize donmuş su satabilirlermiş. Biz de suları aldık, hesabımızı ödedik, düştük yola. İngiliz de takıldı arkamıza… Aynı yolun yolcusuyduk, tempomuz uyarsa birlikte gitmekte ne sakınca ola… Üstelik Pirol İngilizce konuşmayı seviyordu, onlar önde biz Kaptan’la arkada köyü çıktık…

 

Anlayamadım nasıl oldu, bir ara ben ve İngiliz yanyana yürümeye başladık. Ben İngilizce konuşmayı sevmem, öğrendiğim ne varsa da unuttum zaten… Çat pat adamla anlaştık, adını söyleyemediğim için ona “Hey İngiliz!” diyeceğimi ilettim. Anladı… Kendisi de bana “Hey Türk!” diyecekti… Ama hiç demedi. Pirol benim yazarlığımdan, edebiyat ve felsefeye düşkünlüğümden söz etmiş. Ben de ona Bertrand Russell’i sordum, pek bilemedi… Okumaktan zevk aldığı bir eser yahut beğendiği bir yazar olup olmadığını sordum, o da bana Amerikalı bir yazardan söz etti.  Kızım İngiliz Dili ve Edebiyatı yüksek lisansı yapıyor… İngiliz’in bu halini nasıl açıklayacaktı acaba? Ya İngilizler, ya da İngiliz edebiyatı sizlere ömür dedim kendi kendime… İngiliz’le iyi anlaştık, ben her şeyin Türkçesini öğretiyordum ona, o da sevinçle öğreniyordu. Yol boyu otuz-otuz beş sözcük öğrendi sanıyorum. Böylece çat pat İngilizceden çat pat Türkçeye geçtik…

 

Bir süre sonra yolda oturan bir çift gördük. Selamlaşıp yanlarına oturuverdik. Konuşmalardan sonra delikanlının,  şu “Duş almalıyım.” diyen adam olduğunu öğrendik. Hay Allah, birkaç espri zamanıydı ve dilimi tutamadım. Ama delikanlı alınmadı, genç kadın da öyle… Oldukça hoşgörülüydüler… Bizi defineci sanmışlar ve bu yüzden korkup kamp kurmamışlar. Genç kadın gazeteciymiş ve benim hocalık yaptığım üniversitede eğitim görmüş. Daha çok konuşulacak konu doğurdu bu durum. Birlikte yol almaya karar verdik. Sonunda toprak yoldan patika, yamaca doğru ayrıldı. Bu yolun o körfeze gittiğinden emindim ama Pirol’un Crow’u takipi sürüyordu… İşaretlenmemiş taşların üzerinden bile geçmiyordu… O önde, biz arkada devam ettik. Biraz türkü söylemek istedim ama gün tepeye çıkmıştı, pek katılan olmadı… Sonunda patika, bir yamacın başına geldi. Azıcık durduk, bu eğim de neydi böyle… Burada keçiler zor yürürdü, nasıl inecektik aşağıya… Hele ben, aşağı inerken dizinde sancılarla yanan ben… Pirol’dan batonu aldım, Kaptandan da aşağı doğru dengenin nasıl kurulacağına yönelik tavsiye…

 

Kaptan yürüdü, ben yürüdüm; Kaptan yürüdü, ben yürüdüm… Kaptan’ı takip edebiliyordum; daha az acı, daha çok hız… Ama dikkat etmek gerekir… Bazen bütün bir kayanın üstünden geçmek gerekiyordu. İyi ki yağmur yağmamıştı, yoksa ayağımızın kayması işten bile değildi… Kayarsa parçamızı bulamazlardı valla… Üstelik burada telefon da çekmiyordu. Özenle adım atıyordum, özenle ayağımı basıyordum ve yine de Kaptan’ı takip edebildim. Sıcak yüzümü gözümü yakıyordu, sırtımı, omzumu… Kaptan’a bir gölgelik bulalım da dinlenelim dedim, o da istiyordu ama bir ağaç bile yoktu. Yamacın bitiminde ağaçlar görünüyordu, oraya doğru akıp gittik… Tam gölgeye yaklaşırken sırtımdaki yükün hafiflediğini hissettim… Anam! Çantama baktım ki bütün elbiselerim dökülmüş… Dağınıklıkta pek hamaratım, bu yüzden şaşırmış değilim… Gelenler pantolonumu ve tişörtlerimi toplayıp geldiler sağ olsunlar… Sakarlığım üzerine Pirol birkaç anı anlatıp güldürdü insanları. Vesselam günün şamar oğlanı oluverdim… Bunu hak etmiştim, çantanın fermuarlarını yanda bırakmak gerekirdi, özen göstermemişim. Ama önemsemedim… Bir şeyi düzenli yapsam bir başkasını başaramamaktayım… Vesselam ben böyle biriyim.

 

O sıra İngiliz, varacağımız yere birkaç kilometre kaldığını söyledi. Telefonundaki harita öyle gösteriyormuş, bizim telefonlarımızın çekmediği yerde harita bir işe yaramıyor, teknoloji işte arkadaş… Bu haber bizi canlandırdı, çantamı toplayıp grubun arkasına takıldım. Onlar gidiyordu, ben takip ediyordum; böyle yalnız yürüyüşe de bayılıyorum… Düşüne düşüne, sağa sola baka baka, yani tadını çıkararak gidiyorsun. Ama temponu kaybedince işler karışıyor… Artık grubun sesini duyamaz oldum ama patika çam ağaçlarının gölgesinden gidiyordu, serin serin yol alıyordum ve sonunda bu yol onların gittiği yoldu… Bir yamacı döndüğümde baktım herkes gölge bir yere çökmüş, oturuyordu. Ah dedim, keşke bir de çay olsa… Bunu kendime söylediğimi sanıyordum ama yüksek sesle söylemişim. Adının ırmak olduğunu öğrendiğim genç kadın, “Çay yapabiliriz.” dedi. Sevinçten ne diyeceğimi şaşırdım. Nasıl olacaktı ki? Meğer çantasında hafif çaydanlık ve tencerelerden oluşmuş bir set varmış. Bende de çay vardı… Küçük bir tüp çıkardı ve suyu kaynattık, ardından çay yaptık… Kimilerinin bardağı yoktu ama bir çözüm bulduk. Botlarımı çıkardım, toprağa uzanıp çayımı yudumladım… Harika bir zamandı, şiir gibi, dize dize ılınıyordu içim…

 

O sıra Irmak telefonla konuştu; kimle konuştuğunu bilmiyordum ama “Bir haftadır memlekette ne olup bittiğini bilmiyorum, gerçi gazeteciyim.” dediğini duydum. Ben de “Hangi gazeteci biliyor ki?” diye mırıldandım. Adının Onur olduğunu öğrendiğim genç adam güldü… İşte o zaman onu sevdim. Kitapta da dediği gibi; “Hiçbir alçak, dürüst bir adam gibi gülemez…” Gülüşünden belliydi, Onur dürüsttü, bunu sonra daha iyi anladım. Biz çay içerken İngiliz uykuya dalmış, iyi mi…  Onun bu rahatlığına bayıldım. Kendini güvende hissediyordu, ne de olsa yanında üç silahşor vardı, yani avareliklerini saymasak… Sonra birden herkes canlanıverdi. Çay yorgunluğumuzu almış, hevesimizi artırmıştı. Ben botlarımı giyene kadar millet yola dizildi… Onlar gitti, ben takip ettim; onlar gitti, ben takip ettim… Sonra yol ayrımına gelindi… Dağda ayrıldığımız toprak yol da koya inmişti, onunla da ilerleyebilirdik, taşlara işaret konulmuş Crow’un patikasından da… Görünüyordu, yol ileride birleşiyordu ama Pirol yine zoru seçti… Düştüm peşlerine, vardık köyün içine. Köy dediğime bakmayın, tatil merkezi… Bir otel var, yazlıklar var… Ama ortalıkta kimse yok… Sanki kış gelmiş de yazlıkçılar gitmiş gibi… Ama güneş tepemizde boza pişirmeye devam ediyor, garip bir çelişki…

 

Asfalttan yansıyan sıcak beni bunaltmıştı. Bir incirin altında azcık dinleneyim istedim, baktım Pirol ve İngiliz de pes etti… Sadece Kaptan, Onur ve Irmak ilerliyor, haritadan yol hakkında tartışıyorlardı. Yanlarına vardım. İki yol görünüyordu yine, biri dere tepe çıkıp yine asfalta iniyordu; öteki bildiğin asfalt yoldu. “Bu tam bir İngiliz oyunu” dedim ciddiyetimi koruyarak; “İngilizler, özenti orta yaş üstü Türk aydınını bu yola çekip perişan etmeyi planlamışlar… Böylece yetişmiş beyinleri helak edecek, Türkiye’yi daha kolay yönetecekler…” Üçü de garip garip baktı bana… Ciddi miyim şaka mı yapıyordum karar veremiyorlardı. Ama ben kendimi çok tutamadım, bastım kahkahayı… Böylece asfalttan yürümeyi de garantilemiş olduk… Asfalt yoldan aşağı inerken bir otomobil ve bir traktör gördük. Traktörün arkasına bir şeyler yüklüyorlardı ve bu köyde gördüğümüz ilk insanlardı. Sonra birden onlar da kayboldu.

 

Meydana geldiğimizde tuvalet, mescit ve çeşmelerin olduğu bir bina gördük. Karşısında da ağaç altı bir gölgeliğe konmuş bir bank… Hem de hafifçe bir meltem var, dayamayıp attık çantalarımızı… Kaptan ve ben banka uzandık. Irmak ve Onur suyu kontrol ettiler, sıcaktı… Ellerini yüzlerini yıkayana kadar su soğumamış… Kaptan da onlara katıldı. O ara Pirol’la İngiliz’in geldiğini duydum, ikisi de suyun sevincini yaşıyorlardı. Bir süre orada konaklayıp sohbet ettik.  Akşamki kampı nereye atacağımızı planladık. Buna göre Patara Plajı’nda kamp yapacaktık. Hem de birlikte kamp yapacaktık, şenlikli olacaktı… Irmaklarda makarna vardı, bizde bol bol ton balığı… Harika bir karışım olacaktı. Üstelik yeğenimin verdiği ateş suyunun yarısı da duruyordu…

 

Yürümeye başladık, yol yokuşa sarınca ben öne geçtim yine. Yolun etrafında çam ağaçları vardı, uzunca bir süre hiçbir araç geçmedi. Güzel bir yürüyüş oldu… Ama sıcak yavaş yavaş gücümü alıyordu. Gölgelik bir yer bulup dinleneyim derken bir çeşmeyle karşılaştım. Gidip yanında oturdum, suyla şapkamı ısladım, yüzümü yıkadım. Kaptan da geldi, oturup söyleştik. Diğerleri gelip geçtiler, suyla ilgilenmediler… Sonra biz de kalkıp yürüdük. Kaptan önden gidiyordu ben yavaş yavaş, düşüne düşüne yol alıyordum… Birden bir Doblo araba göründü. Sağından solundan ergen kızlar taşmıştı… Kızların hepsi aynı yaşta ve aynı tür eşarp taşıyorlardı. Bana el sallayıp “Hello” diye bağırıyorlardı… Ben de el salladım… Adam yavaşlayıp yanımda durdu, ben de durdum. Zorlanarak, “Alman ya da İngiliz…” dedi. Soru bile sormayıp ses tonuyla bunu başarmış olmasına hayret ettim. Ben de ellerimi kaldırıp, “Sade Türk” dedim… Adam o an gaza basıp uzaklaştı. “İnsanımız misafiri çok sever,” dedim kendi kendime ama “Kendinden olanı sevmiyor galiba…”

 

Kaptan olanı biteni görmüş, beni beklemiş… Yanına varınca uzaktan Patara Plajı’nı gösterdi. Denizden birçok kez görmüştü, ben de görmüştüm… Yeğen Tolga Kaptan, zaman zaman yatları transfer ederken beni de çağırıyordu. Birlikte bir yerden bir yere yat teslim ediyorduk. Böylece bütün kıyıları gezme olanağım olmuştu… En çok bu plaja şaşırmıştım… Denizden git git bitmiyordu, peki ya karadan? Yürüye yürüye bitirebilecek miydik? Şimdi güzelliğini görme zamanıydı, niye dert ediyordum ki geriye kalanı… Kaptan’la omuz omuza yola devam ettik, söyleşerek daha kolay yürüyorduk. Yokuşu çıkınca tepede bizimkilerin asfalta kendilerini bıraktıklarını gördük. Uzandıklarını demiyorum çünkü sanki asfalta yığılmış, öyle kalmışlardı… Fotoğraflarını da çektim, sonra gösterip eğlenmek için… Yalnız İngiliz yatmamıştı asfalta, o bir taşın üzerinde oturuyordu. Gülüp eğlenirken Doblo yeniden göründü, “Merhaba!” dedi adam… Ben de, “Aradığınız İngiliz işte orada” diye İngiliz gösterdim. Doblo’yu takipte bir mobiletle üç kişi vardı. Ortada oturan hafif sakallı delikanlı, “İngiliz de neymiş?” diye çıkıştı… “Türk’ün Türk’ten başka dostu yoktur” diye adama çıkıştı… Neredeyse siyasi bir tartışmanın içine giriyorduk. Ben yatıştırmak için “Elbette kardeş!” dedim. “Patara’ya kestirme yol var mı?” deyip konuyu değiştirdim. O da tarif etti elinden geldiğince…

 

Onlar gittikten sonra bir süre birbirimize baktık… Likya Yolu’nda böyle bir olayla karşılaşmayı hayal bile edemezdik. Ama hayatın olasılıkları hayal gücümüzden çok… Biz de olan bitene katlanıyorduk işte… Ama karanlıktan önce Patara’ya varmalı, kamp yeri bulmalıydık. Son bir kez sırtladık çantaları… Yol dolandı, biz dolandık; yol daraldı, biz daraldık, sonunda Crow’un patikasının asfalta çıktığı yere vardık… Gülümseyerek geçtik tabii orayı, sonra kestirmeden Patara’ya inecek bir yol olasılığını denedik, olmadı. Tekrar asfalta çıktık… Ayaklarımız iyice ısınmıştı, bir an önce Patara’ya varıp denize atmak istiyorduk kendimizi; hızlandık, hızlandık… Sonra kestirme yolu bulduk. Patara’ya doğru inerken yanındaki derenin serinliği yüzümüze çarptı… Üstünden garip bir köprü yapmışlardı tahtadan, onu aştık. Millet bildiğiniz plaja gelmişti… Denize girip çıkan oradaki işletmeye gelip yemek yiyor, çay içiyordu. Bizi görenler pek şaşırdı… Herkes mayoluyken biz bayağı giyiniktik… Üstelik sırtımızdaki çantalarla manzaraya pek komik duruyorduk. Biri, “Likya yürüyüşçüleri değil mi?” dedi… Başımızı sallayarak onayladık, içeri girip bir çardağa konuşlandık.

 

Çok kalabalık olduğundan garson sayısı azdı, on-on dört yaşlarında çocuklar çalışıyordu. Bir genç kız siparişlerimizi aldı, bir delikanlı da onları getirdi. Ayran-soda harikaydı… Ardına da çay… Bu arada Onur’la Irmak kamp yeri bakmaya gitti, biz de hazır çardak boşalmışken uzanıverdik… Delikanlı boşları almaya geldi ama bir tepsi vardı, hepsini nasıl sığdıracaktı, merak ettim… O büyük bir özgüvenle hepsini sığdıracağını, hatta kırmadan götürebileceğini söyledi. Ardandan da yaptı… Hatta orada Kaptan’la söz dalaşına bile girdi… O yaşlardaki halimi anımsadım, ben de çalışırdım orada burada, hatta kahvede garsonluk da yapmıştım ama böyle becerikli değildim.

 

Birden Irmak’la Onur geldi. Yüzleri sevinçliydi, çok güzel bir kamp yeri bulmuşlardı. Soğuk akan derenin denize birleştiği yerde düz bir yer varmış, oraya kamp atabilirmişiz… Botlardan kurtulmak için sabırsızlanıyordum… Hemen hesabı ödeyip yola düştük. Tekrar köprüyü geçip kayalığın oraya geldik. Kimsecik yoktu; Patara kıyısının en batı ucuydu… Burada soğuk bir dere denize karışıyordu. Dere dupduruydu… Derenin kenarında büyük bir söğüt ağacı vardı, daha önce altında ateş yakılmıştı… Oraya iki çadır konabilirdi; yukarıdaki kayalıklarda düz bir yer vardı, biz de oraya çadırımızı kurabilirdik. Alanı bölüşüp çadır kurmaya giriştik… İngiliz’in çadırı yoktu, o önce kumsalda yatmak için bizden ayrıldı ama sonra orada yatamayacağını söylenince gelip bizim çadırımızın üstüne matını açtı. Tulumuna geçirdiği bir cibinlikle yatıyordu, ilginçti…

 

Irmak derede çamaşır yıkamaya gitti, ben ateş yaktım, diğerleri çadırları hazırlıyordu. Kısa zaman sonra herkes mayosunu giyip dereye atladı. Ben de dayanamadım, giydim mayomu sazlıkların içinde önce, dereye atladım. Dere dediğim bildiğin kar suyu… İçimi, dışımı, gözümü, sözümü serinletti… Sonra karşıya geçtim, kumsalda yürüyüp denize daldım. Tuzda salamura oldum bir süre… Ama Akdeniz çok tuzlu, dönüp tatlı suda yıkanmadan rahat edemezdim… Ama kumsaldan çıkınca terliğim yoktu, botları da giyemezdim, yalın ayak yürüdüm. Baktım Kaptan’a, çorapla yürüyor… Daha rahat, daha az şey batıyordu tabanlarıma… Sönmüş ateşi tekrar körükledim, çayı demledik ve sonra Kaptan dedi ki; “Eğer tencereni verirsen bende tarhana var, size çorba yaparım…” Uzun zamandır çorba yememiştik, gözlerimiz açıldı valla…

 

Ben matı çadıra serdiğim için Pirol’un matına konuşlandım. Garibim bir şey de diyemiyordu ama uzanmak istiyordu, ben şu köşeye sığınırım falan deyip yarısına kadar uzandım. Gidip matımı getirebilirdim ama öyle eriniyordum ki… O beni anlar diye düşündüm, nazım geçerdi… Zaten eşi Nazan’la konuşmak için çalıların üst tarafına çıkıverdi. Konuşmanın uzun olacağı belliydi, ben de azıcık uzandım mata, dalmışım valla… Uyandığımda Kaptan çorbayı bitirmişti. Tek tek bardaklarımıza koydu. Doğrusu bugüne kadar yediğim en iyi tarhanaydı desem yeri var… Sadece ben desem bunu belki bir anlam taşımazdı ama herkes aynı fikirdeydi. Ardından Irmak makarnayı yaptı, ben çayı demledim… O arada ateş suyunu da çantamdan aldım, geldim…

 

Karnımızı doyurduktan sonra çay, ateş suyu; başladık sohbete… Kaptan, Onur, ırmak ve ben ateşin karşısında söyleşip durduk. Gece dereden yüzümüze yansıyordu, uykumuz da geliyordu ama sohbetten vazgeçemiyorduk… Pirol çadırına çekilmişti. Ben el hiperaktifiyim, elimde bir şey olursa sürekli kendime vurur ya da bir şey yapar, ses çıkarırım… Bir ara Kaptan Pirol’a ateş suyu içer misin diye sordu, o da; “Hocanın elindekini alın yeter bana.” diye çıkıştı. Baktım ben elimdeki kupayı göbeğime vuruyorum… Hiç farkında değilim… Utandım diyemeyeceğim çünkü böyle hallerle elli yaşıma kadar çok karşılaşmıştım.  Anladık ki çadırlara çekilme zamanı gelmiş… Zaten çay da, ateş suyu da tükenmişti… Çadırı gidip uzandık.

 

Çadırın kapısında harika bir manzara vardı; derenin salınarak gelişi ve denizin sahili dövüşünü görebiliyorduk… Bir süre uykusuz kaldık, Kaptan’la söyleşiye daldık, içsellik dışsallık tartışmasına girdik. Konuşmanın bir yerinde gücümüz tükendi, uykuya dalıverdik… Ne kadar zaman geçti bilmiyorum, garip bir ses duyup uyandım. Dalga sesi gibi değildi, sanki nehir boğuluyordu… Çadırdan dışarı çıktım, Aman Allah’ım, deniz gerçekten dereyi boğmuştu! Gelgit dalgaları kumsalı aşmış, derenin akışının dersine ilerliyordu… Deniz seviyesi en az bir metre yükselmiş, büyük söğüdün dibine kadar gelmişti. Dehşete düştüm… Daha önce gelgit görmemiştim, bu işin sonu nereye varır diye tahmin edemedim… Biraz daha yükselse Pirol ve Irmak’ın çadırı su altında kalacaktı. İzlemekten vazgeçemedim… Kaptan da uyandı. Gelgit dalgalarına bakıp, “Meraklanma, çekilir birkaç saate.” deyip uyumaya başladı… Ama ben onu uyutmaya niyetli değildim… Soru üzerine soru sordum, gelgiti izledim. Sonra deniz sakinleşti, ben de sakinleştim… Buradan Fethiye’ye araba bulabilirdim. Kaptan’a dönüp, “Yarın Fethiye’ye dönüp oradan İzmit’e gideceğim… İstersen sen Pirol’la devam et.” dedim. Kaptan bunu kabul etmedi. “Ben seninle geldim, seninle dönerim.” dedi. Sonra sustuk…

 

İstem yoksa yol bitmez

 

Gün doğmadan uyandım… Sahilde fenerle insanlar geziniyordu. Deniz sakinleşmiş, dere yatağında dinleniyordu… Kaptan da uyandı, fenerle dolaşanların balıkçılar olduğunu söyledi. Kısa zaman sonra dereden balıkçı tekneleri gelmeye başladı, önümüzden geçiyor ve denize açılıyorlardı. Çadırımız gün doğumun görecek biçimde kurulmuştu, bu bir rastlantı mıydı bilmiyorum ama olağanüstü bir manzara sunuyordu. Böyle bir sabaha uyanmak düş gibi… Tan yeri kızarmaya başlayınca, ışıkları dereyi ve denizi bakır rengine döndürdü. Dere hemen önümüzden denize kavuşuyordu, tekneler çok yakınımızdan geçiyorlardı. Balıkçıların yüzlerini görebiliyordum artık… Uykularını alamadıkları belliydi; taştan yüzlerle oturmuş bakıyorlardı… Gözleri oynamazsa heykellerle karıştırmak işten bile değildi. Bu insanları sabahın erken saatinde denize çeken ne tür bir eksiklikti? Eksiklik diyorum çünkü ben de bu yola eksikliğimi tamamlamak için gelmiştim… Böyle zorlu işler ancak istemle başarılır ve istem eksikliğin tamamlanma arzusundan başka nedir?

Kaptan çadırdan çıkıp dere kenarında gezmeye gitti. Ben manzaradan gözlerimi ayıramıyordum. Bir yandan da zihnim çıktığım bu yolculuğu anlamlaştırmaya çalışıyordu.  Yola çıkmadan yazdığım şiir aklıma geldi. Pirol bu şiiri paylaştığımda yola çıkacağıma inanmış, bana öyle demişti.  Şiir telefonuma kayıtlıydı, açıp okudum yeniden.

 

likya yolu

 

eksik bir yolum vardı taşa döndü sonra
eksik bir yol sonsuzluğa
toplayacağım soluğumu şimdi

eksik kalırsa günden

felek yazar hesabıma

 

sorarlarsa deniz derim hem mavi hem sonsuz
nasıl da bilge nasıl da kusursuz
sorarlarsa zamanı elerim artık

özgürlüğüne kavuşur sonra Likya

özgürlük her suçta sanık
bu yol uzun bu yol yaşlı bu yol sağır

ne konuşsam üstüne alınır

zamanı geldi şimdi hazırım

attım çantama eksiğimi

çantam benden ağır

 

sorarlarsa kuzeyli bir kadın aldı derim

izi kalmış kayalarda bak ellerinin
sorarlarsa sormasınlar artık
toprağa karışır sonra Likya
toprak herkesten daha yanık

 

ş.a

 

Eksik bir yolum vardı, tamamlandı sonra diyemiyordum ama… Sanki yarım kalmıştı. İçimdeki nehir akıp gitmek istiyordu yine ta Çıralı ’ya kadar ama aklım set çekiyordu önüne, hayat akıştan daha çok şeydir diye… Bugün yola son vermeliydim. Bu gerekliydi elbette… Belki gelip yine devam edecektim ama artık bırakmalıydım yolu… İyi ki biz üç avareydik, üç silahşor olsaydık bu olur muydu? Sanmıyorum… Şimdi ben dönünce Pirol yalnız yürümek zorunda kalacaktı… Gerçi Letoon’dan Kınık’a kadar ovaydı ve telefon çekiyordu, hatta dolmuşu bile kullanabilirdi. Belki Onur ve Irmak’la yürürdü ya da İngiliz’le… Yine de onu yüzüstü bırakmış gibi olacaktım, bu biraz yüreğimi zorladı.  Böyle durumlarda hemen eski defterler karıştırılır; o da beni bırakmıştı diyebileceğim birçok anı var ama bunun kitapta yeri yoktur. “Yapılan iyiliği hatırlatmak bir hakarettir.” Bunu kabullenemem… Birol’a durumu uygun bir şekilde açıklamam gerek… Eve dönmeliyim, artık devam edemem.

 

Ortalık biraz daha aydınlandığında manzara başka bir iklime dönüşüyordu. Pirol da çadırından çıkmış kaptanın yanında dolaşıyordu. İkisinin birkaç fotoğrafını aldım, bu anı yanımda taşımak istiyordum. Böyle zamanlarda içe dönüyor insan ve ben her içe dönüşümde dilime şiir tutuşuyor. Telefonuma içimdekileri yazdım.

 

renkleri patara’ya gömdüm

yorgundum kurdum çadırı akşamın ortasına
ateşe attım sözü Patara kıyısında
kayaların dili çözüldü bir bir

ansızın uyandım gecenin ortasında

ecel hep vakitsiz gelir

 

duydum sala okuyordu rüzgar ayın kulağına
gökkuşağı can çekişiyordu kumsalda
solgun bir dünya nasıl sevilir

ölüyormuş renkler gelgit dalgasında
kimin aklına gelir

 

söz vermiştim oysa taşıyacaktım sabaha
uyutacaktım gözlerimin salıncağında
çözüldü düğümleri bir bir
sustum dilimi kanata kanata
konuştukça günaha girilir

 

kalkıp mezarlarını kazmalıyım tırnaklarımla
yem olmasınlar kurda kuşa
yorgunluk da nedir
ölmenin de bir anlamı var
geride kalanlar bilir

 

ş.a

 

Şiiri yazdıktan sonra içimdeki tufan bitti… Nasıl yağmur yağar da gök berraklaşı,r işte tam öyle…      Kendime geldiğime göre dışarı çıkmalı, manzaraya karışmalıydım.  Hazırlanıp botlarımı giydim.  Ben de gezdim derenin kenarında, suyun sesini dinledim…  Pirol’a durumu Kaptan anlatmış, o da beni görünce “Oldu mu üstat?” dedi , “Hani üç silahşordük…” Sözün ne anlamı var, bir şey söylemedim… Sonra çadırları toplamaya başladık, İngiliz de seslerden uyandı. Uyuduğu yer tam de derenin kenarında, uçurumdaydı…  Düşmeden uyumuştu, düşmeden kalkıp eşyalarını topladı. Helali var, ne diyeyim.

 

Bu sabah her şey biraz sessizce oluyordu, gün sessizce doğmuştu, çadırlar sessizce toplanmıştı… Biri istisna… Irmak ve Onur bizimle yola çıkmıyordu, onlar belki bir gece daha burada kalmaya karar vermişlerdi. Biz üç avare ve bir İngiliz düştük yola… Köprüyü geçip o işletmenin önüne geldik. Kimse yoktu, bir adam tuvaletten çıkıp bir yere gitti, ona yetişemedik. Sabah erken herkes uyuyordu, ama bizim yolumuz uzundu, Letoon’dan Fethiye’ye araba bulmalıydık ve Pirol da Santos’a yürüyecekti… Sağa sola bakarken Pirol bir bıçak buldu. Likya Yolu’nun ganimeti bu oldu. Hoş bir bıçaktı. Onun üzerine konuşurken yürümeye karar verdik, Letoon’a kadar yürüyecektik. Güya buraya dolmuşlar geliyordu… Seralarla dolu ovanın içinde, normal bir yolda yürümenin tadı yoktu. Ama beklemek de anlamsızdı. Düştük yola… Ova içinde yol dümdüz ilerliyord. Yer yer köpekler havlıyordu, çocuklar çıkıp bize bakıyorlardı seraların yanında… Ağaçlardaki narları gören İngiliz onlara özenmişti, Pirol ona bir nar kopardı, İngiliz öyle sevindi ki…

 

Ağaçtan nar koparıp kahvaltı yapmak… İngiliz için hoş bir şey olmalı ama bizim için pek çekici değil; güzel bir çorba içmek istiyordu canım. Kahvaltı dediğin çorbayla olur, ya akşamki Kaptan’ın tarhanası ya da iyi yapılmış kelle paça… Ama her yer kapalı ve Letoon’a da altı kilometre vardı.  O sıra uzaktan bir dolmuş göründü, gelip bizi geçti ve o işletmeye doğru gitti. Dönüşte ona binmeye karar verdik. Letoon’a kadar gidecektik ve orada kahvaltı yapıp ayrılacaktık… Ancak durum öyle olmadı. Dolmuş geri dönüp bizi aldığında Kaptan Fethiye yazısını gördü. Sorduk Fethiye’ye gider mi diye… “Evet!” dedi adam, “Zaten bu Fethiye dolmuşu…” 

 

Bu pek beklenmedik olmuştu. Letoon’da oturup vedalaşacaktık, söyleşecektik ama Fethiye’ye gidecek dolmuşu bulmuşken yola koyulmak daha doğruydu. Pirol’la konuştum biraz ve anlaştık… Onlar Letoon’da indiler, ancak el sallayarak vedalaşabildik… Anlaşılan üç avarenin bağı, üç silahşor kadar güçlü değilmiş… Fethiye’den sonra Kaptan’la da ayrılacaktık… Onca tehlikeli patikayı yürümüştük, hiçbirimize bir şey olmamıştı. Tılsımlı mıydık, bilemiyorum… Kitapta böyle bir pasaj vardı ama buraya pek uymaz sanıyorum. Ama bu sona uyacak bir cümle biliyorum. İkinci kez yürümediğin hiçbir yolu biliyorum deme…

 

 

 

 

 

About the author

Şener Aksu

Şener, 1963 yılında Artvin’in Ardanuç ilçesi Güleş köyünde doğdu. Doğumundan kısa bir süre sonra ailesi Ardahan’a göç etti. İlkokula Ardahan’da başlayıp Güleş köyünde bitirdi. Ortaokul ve lise eğitimini Bursa Mustafakemalpaşa’da sürdürdü. Gazi Üniversitesi Tarih Bölümünde lisans, Kocaeli Üniversitesi Felsefe Bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı. Sırasıyla Düziçi Öğretmen Lisesi, Mardin Ticaret Lisesi, Mardin Sağlık Koleji, Karamürsel Çok Programlı Endüstri Meslek Lisesi’nde öğretmenlik yaptı.1996 yılından sonra Kocaeli Üniversitesi’nde öğretim elemanı olarak çalıştı. 2012 yılında emekli oldu.

1996 yılından başlayarak şiirleri, tiyatro oyunları, sahne denemeleri, tarih ve tarih felsefesi çalışmaları, roman ve öyküleri kitaplaştı. Akademi Gökyüzü Dergisi'nin ve bir süreliğine de Aydili Sanat Dergisi’nin yazı işleri müdürlüğünü yürüttü. Aydili Sanat Derneği'nin kurucularından biri oldu. Aynı derneğin işliklerinde “estetik”, “dize oluşturma teknikleri” ve “felsefe okumaları” derslerini üstlendi. Çeşitli yerlerde "roman estetiği", "insanlık tarihi" dersleri verdi. Aydili Sanat Yayınları’nın yayın yönetmenliği ve Ekinoks Yayınları'nın editörlüğünü sürdürmektedir

Diğer eserleri:

1996 Güneşin Denize Bıraktığı İzden ya da Öykünsüz (şiir)
1997 Zamanı Yarım Kalan /gerçek sanat yayınları (şiir)
1998 Tarih ve Devrim / Kocaeli Üniversitesi Yayınları (tarih)
2001 Ulusunu Tutsaklıktan Kurtaran Mustafa Kemal Destanı/
Kültür Bakanlığı Yayınları (sahne denemesi)
2001 Robot Arkadaşım / Kültür Bakanlığı Yayınları (tiyatro-çocuk oyunu)
2001 İlk Yardım Son Yardım / Kültür Bakanlığı Yayınları (tiyatro-gençlik oyunu)
2001 Kağıtçı / Kültür Bakanlığı Yayınları (tiyatro)
2003 Bireyin Tarihteki Rolü Açısından Yahya Kaptan /
Kocaeli üniversitesi yayınları (ikinci baskı 2007 Kocaeli Büyük Şehir Belediyesi yayınları) (tarih felsefesi)
2003 Ulusal Egemenlikler ve Geleceğin Otoritesi /
Kocaeli Üniversitesi Yayınları (tarih)
2003 Hayatın Rengi Saf Hüzün (Şiir)
(Ruşen Hakkı Ulusal Şiir Ödülü birinciliği)
2006 Hegel ve Tarih Felsefesi / anı yayıncılık (felsefe)
2007 Kül Nehri / gerçek sanat yayınları (şiir)
2009 Dağ Martısı / umuttepe yayınları ( roman)
2009 Yaşamalanı ve Otorite Açısından Devrim /
umuttepe yayınları (tarih felsefesi)
2012 11. Dervişin Kehanetleri / aydilisanat yayınları (öykü-deneme)
2014 Sanayiciliğe Sıradışı Bir Yolculuk - Şerif Ünan /
cinus yayınları (biyograf)i
2014 11. Dervişin Dilinden / patikalar dergisi yayınları (aforizmalar)
2015 Şiirin Doğası /aydilisanat yayınları (estetik)
2016 Futbol Benim Neyim Olur/ ekinoks yayınları (deneme)

Leave a Comment